'An azadi an mırın'dan 'An azadi an azadi'ye... Onların Newroz'u, sizin Nevruz'unuz mu? - Ece Temelkuran

Lise çağında genç kızlar gerilla kıyafeti giymiş, yol kenarında arkadaşlarıyla bekliyorlar; dünyaya omuz atacaklar, öyle bir delikanlı tavır. Genç erkekler yaka bağır parçalanarak yürüyorlar meydana. Arabaların camlarından içerideki kalabalığın elleri, kolları fışkırıyor, zafer işaretleri rüzgârda. İhtiyar kadınlar ve genç olanlar, köylüler ve şehirliler, zenginler ve fakir olanlar, ellerinde piknik sepetleri, mangallar, toplar, çantalar; dünyanın muhtemelen en büyük ve muhtemelen en politik pikniğine doğru ilerliyor. "Newroz" alanına sadece insan değil devasa bir enerji akıyor. Ürkütücü büyüklükte bir enerji bu, insanı dehşetle titreten bir gücü var. Türkiye'nin hangi meydanı bu kadar büyük bir kitle görmüş? Hangi siyasi lider bu kadar dev bir kitleye konuşma yapmış? En son böyle büyük halay nerede kurulmuş?

Buradan kaç tahrir çıkar?
Ama bugün gazeteler yine de onlardan söz etmeyecek. Ve benim bu büyüklükten tarafsız bir gözle söz edişim her zaman olduğu gibi yine "en bi' Türkler" tarafından tehditler ve nefretle karşılanacak. Öyle ise onların Newroz'uyla sizin Nevruz'unuzun bir olma ihtimali var mı? "Nevruz hepimizin bayramı" diyenlerin yalanlarının takıldığı yer, dün Diyarbakır'daki bu büyük gürültüye bugün İstanbul'dan, Ankara'dan o büyük sessizlikle cevap verilecek olması. Yani bu Newroz Meydanı'ndan nereden baksan on tane Tahrir Meydanı çıkar ama bugün gazetelerde, eğer birileri birilerini dövmezse sokaklarda, belki bir haber bile çıkmayacak. Bütün bu enerji "sarı, kırmızı, yeşil renkli bezler", "Terörist başının fotoğrafları", "Sayın Öcalan dendi" gibi birkaç cümleyle, sanki Diyarbakır'da bilmemiz gereken hiçbir şey olmuyormuş gibi anlatılacak. Halkların doğrudan halklarla konuşabileceği bir yol icat edilebilse keşke.


Türkçe sessizlik
Nice iktidarlar değişti Türkiye'de, ama bu sessizlik değişmedi. Oysa bu sırada Diyarbakır'ın çocukları büyüyor, Kürtler değişiyordu. Eskiden bu slogan "An azadi an mırın" (Ya özgürlük ya ölüm) iken bugün "An azadi an azadi" (Ya özgürlük ya özgürlük) oldu. Eskiden her sokağın başında panzerler ve sokaklarda gündüz vakti kar maskeli adamlar dolaşırdı. Bugün bakıyorum polisler hiç de öyle gergin değiller. Polis lojmanlarında günün anlam ve önemi gereği balkonlar bayraklarla dolu ama Diyarbakır'da doğan her çocuğun bildiği o "Birazdan kötü bir şey olacak" hissi yok etrafta. Eskiden İstanbul'dan gelenlerin yanında Kürtçe konuşulmazdı, şimdi artık hepimizin birkaç sözcük öğrenmesini gerektirecek kadar çok Kürtçe konuşuluyor. Kürtler değişiyor yani. Ama Türkler...

Kilitli bir halay
Osman Baydemir konuşmaya başlayınca arkamdaki bir ihtiyar kadın kaldırıyor ellerini havaya, dua ediyor. Konuşma bitene kadar indirmiyor ellerini. İstanbul'dan, Trabzon'dan, İzmir'den, ekranlardaki slogan seslerinden görünmüyor, duyulmuyor ama onların da nineleri torunlarına hayır duaları gönderiyor.

Gülten Kışanak Libya'dan başlayıp bu meydanda biten bir konuşma yapıyor ki Allah Allah! Hiç bileniniz var mı bilmiyorum, o kadar büyük bir kitleyi karşısında görünce iliklerine kadar titrer insan. Konuşmacılardan hiçbirinin bir tek kez bile sesi titremiyor. Her konuşmacı sanki bir kişiye konuşuyor gibi. Tek bir yüreğe hitap ediyor gibi. Onların arasında bir şey bu, nasıl derler, biz Türkler anlamıyor! Sıkı bir halay gibi kilitlenmiş bir şey bu, onlardan olmayan sadece izleyebiliyor.

Katiller ve maktuller
Sonra ekranda Apo görünüyor. Zafer işaretleri hiç kıpırdamadan, saygı duruşu sanki, öylece duruyor. O milyon kişiden çıt çıkmıyor. Sonra "gerilla eğitim kamplarından" görüntüler. Zılgıtlar, uzun zaman sonra çocuğunu görmüş annelerin sesleri gibi delice. O dev kitle sanki bir tsunami dalgası gibi gerilip yükseliyor. Ne yapacağız bu insanları? Hepsini öldürecek miyiz? Diyelim ki topyekûn öldürmeye karar verdiniz. Kim öldürecek onları? Çocuklarınızı katil yapmadan bu mümkün mü? Yani bir katiller ve maktuller memleketi! Katillerin maktullerden daha az acı çektiğini sananların toprakları...

Kederli bir öfke
Çok genç, 16 bilemedin 17 yaşında bir oğlan çocuğunun yüzü. Dev bir brandanın üzerine basılmış fotoğrafı, alanın üzerinde gezip duruyor. Bir oradan çıkıyor oğlanın yüzü, bir öte yandan. İsim de yazmıyor altında. Öylece bir çocuk yüzü. Belli ki ölmüş. Yoksa böyle büyük bir fotoğrafı olamaz bir Kürt çocuğunun. Kim bilir, belki Ortadoğu'daki oğlan çocukları yüzü kalabalıkların arasından sıyrılıp çıksın, bir kez olsun görünsün diye ölür. Ve senin benim asla anlayamayacağımız kederli bir öfkeden... Dev vincin tepesinde, görünmeyecek kadar yüksekte neredeyse, bir çocuk elinde sarı, yeşil, kırmızı bir yemeni tutuyor, rüzgâra karşı duruyor. O çocuğu, inmeyeceği kadar yükseğe ne çıkarıyor? Bunu bilmeyince onların Newroz'uyla ötekilerin Nevruz'u bir olmuyor.

Dev platformun üzerinde onların "şehitlerinin" resimleri var. Bizim adlarını hiç bilmeyeceğimiz ölüleri onların: Şırin Elem Hulu, Husen Xıhıri... Bizim adlarını bilmediğimiz, çoktan ölmüş askerler kadar genç yüzleri... İnanılmaz bir beceriyle mitingi yöneten kadın sunucu (adını öğrenemedim ve fakat acayip bir yetenekti) Kürtçe konuşuyor sadece. Tıpkı Ahmet Türk'ün birazdan yapacağı gibi. Türk, Ankara'nın dar ve daraltan koridorlarından sonra ilk kez nefes alan bir insan gibi konuşuyor meydana. Onu öyle görünce... Ne çok yol geldik aslında. Ahmet Türk'ün "İşkence önemli değil. Çok küfür ediyorlar, o gücüme gidiyor" dediği Diyarbakır Cezaevi'nden bugüne... Öldürdük ve öldük ama bu yolu beraber geldik sonuçta.
(Habertürk)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder