kültür-sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür-sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Forabandit - DİNLE

Şarkı listesi // track list:
1. neydik biz
2. paur
3. vesionari
4. amor de luenh
5. madem dilber
6. leylam mevlam
7. l’epictafi of simon de montfort
8. dönen dönsün
9. cançion
10. engabiolat
11. dins lo monde
    Oksitanya’da, geçmişi kadar düşüncesine kadar uzanan trubadur şarkıları ile Anadolu’da Alevilik ve Bektaşilik inancını temel alan aşık türkülerinden yola çıkan forabandit, oksitanya, anadolu ve iran coğrafyasından tüm dünyadaki dışlanmışlara selam gönderiyor.
     forabandit derives its music from troubadour songs, which go back to catharist thought in occitania, and the aşık ballads which are based on alevi and bektashi faiths; the group sends its greetings from all the excluded of the lands of occitania, anatolia, and iran to all forabandits in the world.
Sam Karpienia: Mandocello, Vokal - Mandocello, Vocal
Özdemir: Bağlama, Vokal - Baglama, Vocal
Bijan Chemirani: Zarb, Perküsyon - Zarb, Percussion

SOSYALİST DÜŞÜNME VE SOSYALİST TİYATRO

Duvara Karşı Tiyatrosu
              Tüm sanat akımları bir düşünme biçiminin, bir dünya görüşünün hayatı anlama ve anlatma biçimleridir. Dolayısıyla; bir sanat akımı ifadesini bulduğu düşünme şeklinin ve böyle düşünen bireylerin toplum içinde yayılmasına hizmet eder. Eski Yunan tiyatrosunun yaptığı buydu, gerçeküstücülerin, varoluşçuların ve hatta dadacıların yaptığı da buydu. Değişik toplumsalşartlara bağlı olarak oluşan tüm tiyatro biçimleri ve akımlarıda bu duruma dahildir ve bir yaşam kültürünün ve bir düşünmeşeklinin yayılmasına hizmet eder.
Eski Yunan dünyası, köleci toplum düzenleri ve sermaye birikimleri sayesinde onlardan önceki uygarlıkların bilgi birikimlerini de iyi değerlendirerek yüzyıllar sonra bile seviyesine erişilemeyecek bir uygarlık yarattı. Yaşamsal üretimlerini ve gündelik işlerini kölelerine yaptıran Yunanlılar ekonomik zenginliklerinin de etkisiyle düşünmeye ve savaşmaya bol bol zaman buldular. Savaşmak çok değilse de, düşünmek ve boş zaman felsefe ve sanatın önünü açtı. Eski Yunan toplumu bu iki alanda bir hayli ilerledi. Tabii tiyatro da bundan nasibini aldı. Bu dönemde tiyatro sanatı tüm tarihinin en parlak zamanlarından birini yaşadı Yunanistan’da.

Korkuya Karşı Özgür Sanat -SÖYLEŞİ

Şehir Tiyatroları Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle Şehir Tiyatroları belediye bürokratlarına teslim ediliyor. Sanatçılar, değişikliğin özgür sanat ve özgür tiyatroya bir saldırı olduğunu düşünerek sokaklara çıktı. Onlara binlerce tiyatro izleyicisi katıldı. Kısa zamanda hem sosyal medyada hem sokaklarda en çok konuşulan gündemlerden biri haline gelen sanatçıların direnişini Oyuncular Sendikası Genel Sekreteri Şebnem Sönmez’le konuştuk. 1 Mayıs hazırlıkları, Şehir Tiyatroları için yapılan tartışmalar, eylemler, çalışmalar ve tiyatro oyunları arasında oldukça yoğun bir dönemden geçen Sönmez, Adana’daki “Korkuya karşı özgür tiyatro” eyleminden sonra “Düğün” oyunuyla sahneye çıktı ve Sendika.Org ile Adana’dan telefonla sohbet etti
Şehir Tiyatroları’ndaki “Yönetim, belediye bürokratlarına bırakılıyor” denerek protesto edilen yönetmelik değişikliği genel olarak ne getiriyor?
Yeni yönetmelikle, eski yönetmelikteki genel sanat yönetmenin yetkileri tamamen alınmış durumda. Genel sanat yönetmeninin yerine, Şehir Tiyatrosu’nun yönetim kurulunun başına belediyeden bir bürokrat geliyor. En önemlisi bu.
İkinci önemli konu: Repertuar Kurulu, edebi kurul haline getirilmiş. Repertuar Kurulu’nda da belediyeden atanmış olan genel sanat yönetmeni yetkili oluyor, enteresan bir şekilde. Bundan önceki yönetmelikte Yönetim Kurulu, dört tane şehir tiyatrosu sanatçısı, artı üç tane belediyeden atanan bürokratlardan oluşuyordu. Genel sanat yönetmeni ve üç şehir tiyatrosu sanatçısı bulunuyordu. Fakat Şimdi Yönetim Kurulu’nda sadece bir tane şehir tiyatrosu sanatçısı var. Adı da genel sanat yönetmeni. Yetkisi olmadığı için adını bırakıp fikrinin içini boşaltmışlar diyelim. Bu çok önemli.

Peki belediyenin “Daha demokratik bir işleyiş olacak, tek kişinin değil çok kişinin söz hakkı olacak” gibi bir savunması var. Onu nasıl değerlendiriyorsunuz?

SİNEMA VE DİYALEKTİK

Godard ve Dziga Vertov Grubu
      Jean-Luc Godord yaşamaktadır ve Paris'te yeni bir filmi gösterilmeye başlanmıştır. 1971 Haziran'ında, tehlikeli şekilde yaralanarak ölümden döndüğü bir motosiklet kazasından sonra, hastanede kaygı dolu altı ay geçirmiş, birkaç deri nakli ameliyatı sonunda vücudu neredeyse yeniden birleştirilmişti.
      Jean-Pierre Gorin
'le yaptıkları yeni film, Godard'ın yeni durumuna uygun olarak. gerçekte kazadan uzun süre önce tasarladıkları ve burjuva toplumunun kendini tatmine yarayan iyimserliğini taşlayan, "Tout Va Bien" (Herşey Yolunda) adını taşıyor. Tamamen iyileşip işine döndüğü için, filmin adı Godard'ın durumuna da uygun bir kelime anlamı kazanmış oluyor. “Tout Va Bien", 41 yaşındaki Godard'ın 13 yıl içnde yaptığı yirmibeşinci uzun filmi ve Dziga Vertov Grubu(1) içindeki yedinci filmidir.
      Geçen Sonbahar New-York ve San Fransisco Şenliklerinde merakla beklenen "Tout Va Bien", Dziga Vertov Grubunun tüm yapıtlarına genel bir bakış için iyi bir fırsat yarattı sanıyorum. Böyle bir değerlendirme, Jean-Pierre Gorin'in, birlikte gerçekleştirilecek tasarıları da olmasına rağmen, Godard ve kendisinin yakın gelecekte kişisel tasarıları için çalışmayı amaçladıkları yolundaki açıklamasından sonra tamamen yerinde görünüyor.

Mohsen Namjoo (TORANJ) -DİNLE

Mohsen Namjoo Meşhed şehrinde geleneksel yapıdaki bir aile içerisinde büyüdü. Edebiyat ve müziğe olan ilgisi daha çocukluğunda başlamıştı. okuldaki sanat etkinliklerinde aktif olarak rol alıyordu. Daha 12 yaşında iken babasını kaybedince annesi ve abileri onu müzik okuluna göndermeye karar verdiler. Burada Nasrullah Nasehpur tarafından eğitildi. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen profesyonel olarak müzik yapmaya karar verdi ve müzik eğitimine Tahran Üniversitesi'nde devam etmek için Tahran'a taşındı. Giriş sınavını kazanmak için bir enstrüman çalmayı bilmesi gerekiyordu. Malî durumu nedeni ile gücü ancak bir sitar almaya yetmişti.
1994 yılında üniversiteye girdi. Burada ağırlıklı olarak müzik ve tiyatro eğitimi aldı. Üniversitedeki klasik öğretim sisteminden memnun değildi. Klasik, geleneksel İran müziği ile yakından ilgilendikten sonra denemelere başladı ve bu geleneksel müziği modern yöntemlerle birleştirip sentez yaptı. Bu çalışmaları bazı kesimler tarafından kabul görmedi ve çok sık zorluklarla ve engellemelerle karşı karşıya kaldı.

Yezidilikte tanrı dünyanın sadece yaratıcısıdır, ancak sürdürücüsü değildir | Ezidi -Yezidiler

Yezidilik (Arapça: يزيدية, Farsça:یزیدیان, Kürtçe: Êzidîtî, Êzidîyên), Ortadoğu kökenli bir dindir. Şeyh Adi tarafından kurumlaştırılmış olan bu dinde inananların tamamı Kürt olup, ağırlıklı olarak Irak'ın Musul kentinde yaşamaktadırlar. Suriye, Türkiye, İran, Gürcistan ve Ermenistan'da da cemaatleri bulunan Yezidiler'in bugünkü toplam sayısının 1,000,000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca başta Almanya ve İsveç olmak üzere Avrupa ülkelerinde de birçok göçmen Yezidi yaşamaktadır.
melek_tavus1970'li yıllara kadar özellikle Urfa-Viranşehir'de yoğun olarak yaşayan ve sayıları 80.000'i bulan Türkiye Yezidileri, 1980'lerle beraber yurtdışına göç etmeye başlamışlardır. 1985 yılında 23.000'e inen sayıları, 2007 yılında 377'ye kadar (Urfa'da 243, Batman'da 72, Mardin'de 51, Diyarbakır'da 11 kişi) gerilemiştir. Türkiye Yezidilerinin büyük bir kısmı bugün Almanya'da yaşamaktadır, Avrupa Parlamentosu üyesi Feleknas Uca bunlardan biridir."Yezidi" kelimesi bu dinin tanrısı olan Azda kelimesinden türetilmiştir.
Laliş (Kuzey Irak)
Yezidilik'in önceki ilahi dinlerde anlatılan, Düşmüş meleğin, yaratıcının buyruğuna rağmen insan karşısında eğilmeyip saygı göstermemesi, onun aslında ne kadar asil olduğunun tüm evrene ispatıdır ve yaratıcı tarafından sınanmıştır. İşte bu sınavı başarı ile verip tüm insanlığın ve dünya işlerinin başına geçme hakkını kazanmıştır diye düşünülür.

Temiz, iyi aydınlatılmış bir yer çok farklı bir şeydi - Ernest Hemingway


Epey geç olmuştu ve ağacın yaprakları elektrik ışığını kapattığından gölgede kalmış yaşlı adam haricinde, kafedeki herkes gitmişti. Sokak gündüz toztopraktı ama gecenin nemi tozları götürmüştü ve yaşlı adam geç saatlere kadar oturmayı seviyordu çünkü sağırdı ve geceleyin etraf sessizleştiğinden farkı hissediyordu. İçerideki iki garson yaşlı adamın biraz sarhoş olduğunu biliyordu ve iyi bir müşteri olmasına rağmen çok sarhoş olursa parayı ödemeden gideceğini bildiklerinden gözlerini adamdan ayırmıyorlardı.
Garsonlardan biri “geçen hafta intihara kalkışmış” dedi.
“Niye?”
“çaresizlikten”
“Nesi varmış?”
“ Hiç”
“Hiç olduğunu nereden biliyorsun?”
“Çok parası var”
Kafenin kapısının yanında, duvara bitişik bir masada oturuyor ve rüzgarla hafif hafif sallanan ağaçların gölgelesinde oturan yaşlı adam hariç tüm masaların boşaldığı terasa bakıyorlardı. Caddeden bir asker ve kız geçti. Elektrik direğinin ışığı askerin yakasındaki rütbeyi aydınlattı. Kızın başında bere yoktu ve adamın yanında hızlı hızlı gidiyordu.
Bir garson “devriyeler yakalayacak” dedi.
“ Adam istediğini elde ettikten sonra ne farkeder?”
“Caddeden sapsa iyi eder, devriyeler yakalayacak, beş dakika önce geçtiler”
Gölgede oturan yaşlı adam bardağıyla tabağa vurdu. Genç olan garson adamın yanına gitti.
“Ne istiyorsun?”
Yaşlı adam ona baktı “bir brandi daha” dedi.
Garson “sarhoş olacaksın” dedi. Yaşlı adam ona baktı, garson gitti.
Arkadaşına “bütün gece oturacak” dedi. “uykum geldi, hiçbir zaman saat üçten önce yatmıyorum, geçen hafta kendisini öldürmeliydi”

Kitle ve İktidar - Elias Canetti


“Güç” sözcüğü, etkisi bakımından doğrudan ve burada olan bir şeyi, iktidardan daha dolaysız bir biçimde zorlayıcı bir şeyi akla getirir. “ Fiziksel Güç” deyişi, gerçekte aynı fikrin yalnızca daha açık bir ifadesidir; çünkü daha aşağı ve kaba dışavurumların içindeki iktidar, her zaman güç olarak daha iyi betimlenmiştir; örneğin avın yakalanıp ağza götürülmesi güç aracılığıyla gerçekleştirilir. Güç kendisine zaman tanındığında iktidar haline gelir, ama kriz anı, geri dönüşsüz karar anı gelince güç çıplak güç haline döner. İktidar daha geneldir ve güçten daha geniş bir uzam üzerinde işler; iktidar çok daha fazlasını içerir ama daha az dinamiktir. İktidar daha törenseldir, hatta belirli bir sabır ölçüsü vardır. Güç ve iktidar arasındaki ayrım kedi ile fare arasındaki ilişkiyle çok basit bir biçimde örneklenebilir.Kedi, gücü, fareyi yakalamak, onu ele geçirmek, pençelerinin arasında tutmak ve nihai olarak da öldürmek için kullanır. Ama fareyle oynamasında bir başka etken daha vardır. Kedi farenin gitmesine izin verir, birazcık kaçmasına, hatta arkasını dönmesine fırsat tanır; bu süre boyunca fare artık güce maruz değildir. Ancak hala kedinin iktidar [alan]ının içindedir ve her an tekrar yakalanabilir. Derhal uzaklaşırsa, kedinin iktidar alanından kaçar; ama, artık ulaşılamayacak olduğu noktaya varana kadar hala kedinin iktidar alanının içindedir. Kedinin egemen olduğu uzam, fareye yaşattığı umut anları, bir yandan da bütün bu zaman zarfında onu yakından izlemeyi sürdürmesi ve onu yok etmeye gösterdiği ilgiyi ve yok etme niyetini asla elden bırakmaması; bunların hepsine, yani uzam, umut, dikkatle izleme ve yok etme niyetine iktidarın fiili bedeni, ya da daha basit bir biçimde, iktidarın ta kendisi denebilir.

34 yıl sonra Mahir Çayan'ın şiirleri

"Hindistan’ın Kalküta şehrinde/ Benerci kendini vurdu/ Türkiye’nin İstanbul’unda, / Hüseyin’i vurdular." Bu dizeler Mahir Çayan'a ait. Bir devrimcinin, sözünü silah eylediği dizelerini ANF 34 yıl sonra okurlarıyla buluşturdu..Türkiye devrimci hareketinin önemli isimlerinden biri olan THKP-C Lideri Mahir Çayan’ın sadece 1977 yılında Kurtuluş dergisinde yayınlanan şiirlerini, 34 yıl sonra ilk kez ANF yayınlandı.

“Derin bir rutubet kokusu yayılıyor etrafa.
Oda ama ne oda: Hücre hücre…
Kapısına kilit vurmuşlar.
Burası Türkiye, Mozambik, Angola, Endonezya, Brezilya.
Güneşi göremeyenler diyarı."

Sözünün arkasında eylemiyle duran bir devrimcinin, sözünü silah ve eylem haline getirdiği bu dizeler, Kurtuluş Dergisi'nin Mart 1977 tarihli 10. sayısında yayınlandı. Daha sonra da başka bir yerde rastlanmadı. Mahir Çayan'ın bir yoldaşının ANF'ye ulaştırdığı bu dizelerde, bir devrimcinin umudu, özlemi ile kavgası var.

Noviembre ( Kasım ) - İZLE


''Parayı kabul etmek, sanatı satmak demektir.''  Alfredo
Tiyatro ve sanatın, değişimi hızlandırıcı gücü, Achero Mañas ın hafif, idealist, hayat ve umut dolu bu filmine ilham sağlıyor… Yakın gelecekte, bir grup aktör, insanların birbirleri için karşılıksız hiçbir şey yapmadıkları, aşırı bireyci doksanların son dönemini hatırlar. Oyunculuk okulunda hayal kırıklığına uğrayan ve hocasının basmakalıp derslerinden bıkıp sokaklara yönelen Alfredo Baeza nın öyküsü anlatılmaya başlanır. Alfredo, sanatın dünyayı değiştirebileceğine ya da, belki daha doğrusu, dünyanın vaziyetini değiştirebileceğine hâlâ inanmaktadır. Özgür düşünceli arkadaşlarıyla biraraya gelip Kasım adını verdikleri tiyatro grubunu oluşturur; para kabul etmeyeceklerine dair temel bir prensibe dayanan kendi manifestolarını yaratırlar. Metro, caddeler ve herhangi bir kamu alanı sanatsal yaratıcılık mekânına dönüştükçe eğlence başlar. Oyuncular yoldan geçenlerle karşılıklı iletişim kurarlar: oyun oynar, şarkı söyler, çılgın kostümler giyip dans eder, kendilerini ifade etmek için pek çok farklı yöntem denerler. Polis malzemelerine el koyduğunda, bu grubu sadece daha fazla ateşler ve performansları gittikçe daha yüklü bir sosyal bilinç kazanır. Gerilim artar, ancak grup para karşılığı bir iş teklifi aldığında hangi yoldan gitmeleri gerektiği konusunda oyuncuların fikirleri birbirlerinden farklıdır…
“Dünyayı değiştirmek istemiştik ama perişanca yenildik. şimdiyse, değişmemek için ben dünyaya direniyorum.”
Sanatı metalaştırmış, onu pazara sürülen bir mal yapmış; birinci vizyon filmlerinden başkasına yaşama şansı vermeyip insanların ne izleyeceğini o endüstriyel atraksiyonlara koydukları kurallarla tayin edip sinemanın ırzına geçmiş; tiyatroyu kodaman cahillerle bir halttan anlamayan devlet görevlilerine bırakmış; “Bunu yapamazsın” ile başlayan cümleler kuran akademisyenleri eğitim kurumlarının başına dikmiş tüm o hödükler için bir manifesto.
Son yüzyılda canına okuduğumuz sanata dair yakılmış bir ağıttı Noviembre. Bir film ne kadar rahatsız edici olabilir veya bir film ne kadar şey anlatabilirin cevabıydı. Bugüne dek yazılmış bütün sanat eleştirilerinden, sanat galerilerinde sanatın neden hasta olduğuna dair iğneliyici bir yapıda sergilenen eserlerin pek çoğundan daha işlevsel ve.. Ve, ve’si yok aslında. İşlevsel olması yetiyor. Çünkü bugüne dek Noviembre dışında yazılıp çizilen çok az şey bu kadar işlevsel bir manaya sahip olabildi. İyi seyirler dileriz...

Bu, yarı kalmış bir firar hikayesiydi - Sabahattin Ali


Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı.Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.

Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır? Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kurşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?

Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. Surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek teselliyi: unutmayı alırlardı.

Ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. Sanki hiç kimse buraya girdikten sonra yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt etmiyordu. Buradaki hayattan bahsetmek lazım gelince de o kadar isteksiz anlatılırdı ki, insanda, söyleyene azap veren bu şeyleri susturmak arzusu uyanırdı.

Kültürün Popüler Halleri'nde Sessiz Kalmak ya da Popülerleşemeyen Bir Hareket Olarak Sol- Katkılar

Mülkiyet İlişkilerinin Parçası Olarak Kültür

Kültür günlük kullanımda incelik, naziklik, sanatsal olanı, üst sınıfa ait olanı, şehirli olanı anlatmak için kullanılmaktadır. Kültürsüz ise, kaba, eğitimsiz, aşağı sınıftan olanı anlatmak için kullanılmaktadır. Kültürün bu tanımını son dönemde ortaya çıkan 'beyaz Türk' , 'siyah Türk' ayrımında da rastlanmaktadır. Burada sınıfsal olarak berzer konumda olan insanları 'modern' olarak tanımlanan değerlere yakınlığı ve yabancılğı oranında 'beyaz' ve 'siyah' sıfatı ile değerlendirilmektedir.

18.yüzyıldan itibaren uygarlıkla, medeniyetle, modernlikle eşleştirilen kültür, bugün günlük konuşma dilinde ifade edilirken de bu eksende kullanılmaktadır. Aslında, kültürü kesinlikle toplumsal yaşamın sanat ve edebiyat gibi belli bir alanına ve anına sıkıştırmamak gerekir. Kültür insanın toplumsal yaşamın her alanında kendisinin ve kendisinin olanın (veya olduğunu sandığını) ifadesidir; çünkü kültür, insanın kendi yaşamını, geçmişten gelen tecrübelerr ve birikimlerle ve kendi yarattıklarıyla nasıl ürettiğini anlatır. İnsan kendini nasıl üretiyorsa, insan odur ve bu üretme yolu onun kültürüdür.

R.Williams'ın terimleriyle kültür, 'yalnızca sanat ve öğrenimde değil ama aynı zamanda kurumlarda ve sıradan günlük davranışta belli anlam ve değerler ifade eden belirli bir yaşam tarzına işaret ediyor. Bu tanıma göre, kültür analizi, belirli bir yaşam tarzı, yani belirli bir kültürdeki açık ya da örtük anlam ve değerin ortaya çıkarılması oluyor.

Post Sanat Döneminin Don Kişot’ları!.. / Naime Erlaçin

“Söktüğümüz sözcükler
Söylememiz gereken,
Azalıyor günler gibi…”
 ( Eugène GUILLEVIC )

Kültürel birikimden, çevreden, özellikle de doğumundan itibaren oluşturduğu bilinçdışından beslenen şairin yapıtları bu öğelerin zenginleşmesi ya da fakirleşmesiyle doğru orantılı bir biçimde etkilenecektir de. Etkileşim içte ve dışta olmak üzere iki şekilde kendini gösterir; bireysel üretimde ve günümüzde giderek daralan okur kitlesindeki olumsuz yansımalarıyla.

Kültürel ortamda kuraklık egemense, örneğin dil fakirleşmişse veya yazın sanatına gösterilen ilgide bir azalma varsa şiirin niteliğinde de kaçınılmaz bir tökezleme olacaktır. Şairin kendini besleyerek şiir damarının kurumasını engellemeye çalışması alınacak önlemlerden sadece biridir. Öte yandan okur kitlesiyle iletişim kurulamıyorsa eğer, bu kez şair işe yaramazlık duygusu ile büyük olasılıkla şiire küsecektir. Başka bir olasılık ise daha kolaycı bir yolun seçilmesi, koşullara boyun eğerek yeni ve sığ okur kitlesinin gereksinimlerini karşılar türde şiirler üretilmesidir. Böylelikle şiirin temelleri dinamitlenmiş olacaktır.

Kara kutudan karanlık çıkınca - Bengi Şano

Eskiden düşlerimiz çok daha canlıydı. Sonra bu hayallerimizi içerden ve dışarıdan bir bir parçalamaya başladılar. Çoğunluğun gözlerinde geleceğe ilişkin bir düşün ışığı yok artık. En büyük dert o günün, hatta o anın geçiştirilmesinden ibaret artık. İşte, böyle umutsuzluk çağında ki özellikle bunun ideolojik karşılığı olan postmodernizmin bu derece her şeye sindiği bir çağda gerçekte işi umut vermek olan sanatın durumu ne? Sanatsal üretimin çoğunluğu ne yazık ki bu girdaba kapılmış durumda. Örneğin düzenlenen bienallere gittiğinizde insanın anlam arayışını sömüren, kendinde anlamsız ürünlerin çoğunlukta olduğunu görebilirsiniz. Elbette yukarıdan bir bakışla "ideal sanat" manifestosu ilan edecek değiliz. Ancak gerçek sanatın hayata dokunup insana bir yaşantı sunduğunu söylersek hata etmiş olmayız.

“Yağmuru Bile” (También la lluvia) - İZLE

“Yağmuru Bile” (También la lluvia), eski sömürgecileri ve soykırıma uğramış Latin Amerika Kızılderililerini anlatayım derken günümüz sömürgecileri ve isyancı yerlilerinin “su savaşları”nın ortasında kalan, film içinde bir film, özetle. Yapıt, bir belgesel özeninde, gerçeği ustalıkla kurgulayıp, aşırı duygusallığa düşmeden ve didaktik bir dil kullanmadan, müthiş bir atmosfer yakalayıp akıcı ve çarpıcı bir sonuca ulaşmasını biliyor. Yeni nesil politik sinemanın bu güzel örneğini, kaçırmamalı.
Bolivyalı fakir ve yerli halkın suyuna yaklaşık 10 yıl önce göz diken çokuluslu şirket, can ve kan pahasına yürütülen ve büyütülen bir mücadele sonucunda kovulmuştu ülkeden, sloganları “Su Hayattır” idi. Asiydiler, inatçı ve inançlıydılar, tüfek ya da silah ile bu halk caymayacak, yeni bir katliam ve soykırım için sömürgecilerinden asla özür dilemeyecekti. Ülkenin üçüncü büyük kenti Cochabamba’yı resmen savaş alanına çevirdiler, barikatlar kurdular, omuz omuza, dayanışmayı ve paylaşmayı gerçek kıldılar. Ve her şeyden önemlisi istilacılara karşı 500 yıllık öfkeleri vardı, atalarından miras kalan, saklı ve haklı bir büyük öfke, işte onu kuşandılar. Suyumuz yerine (biz su diyoruz onlar Yaku) ancak çişimizi alabilirsiniz diye haykırarak…
Bugün HES’ler ile memleketimizin güzelim dereleri peşkeş çekiliyor, Hopa’da devrimci öğretmen Metin Lokumcu’nun hayatını ortaya koyduğu, bu amansız ve iç acıtan benzerliğin şiarı da tıpatıp aynı; “Su Hayattır”. Evet, su hayattır, satılamaz. Çünkü ‘dere bizim evimiz, suyu alın terimiz’ diye türküler söylemişiz. “Dereler, doğa anamızın gözyaşlarıdır” demişti bir Karadenizli dede ve eklemişti; “Hayat verir dere, bu yüzden yaşamak kadar kutsaldır. Biz suyu, kanımızla bir saymışız, ötesi yoktur!” Şair Ece Ayhan, “Vücudunun yüzde 70’i su olan bir canlının nasıl olurda içi yanar” demiş ya, deresiz kalan doğa anamızın da içi yanmaz mı be usta? Bolivyalı kardeşler kovduysa suyumuzun düşmanlarını, bize susmak, bize durmak, bize arkada kalmak yakışmaz. Artık bizim sudan sebeplerimiz bile hayatidir.

Müslüman, laik, demokrat devrimciler

Kafkasya'da basılıp, Fas'tan Hindistan'a kadar okunan sekiz sayfalık Molla Nasreddin dergisi, hicvettiği siyasi konularla hâlâ güncelliğini koruyor. 1901-1936 arası yayımlanan derginin içeriği şimdi bir kitapta toplandı.
Müslüman, laik, demokrat devrimciler
Halk eşek biçiminde tasvir edilen yöneticileri sırtında taşıyor.

Yayın hayatına 1906’da, Avrasya’nın en kozmopolit şehirlerinden Tiflis’te başlayan haftalık Molla Nasreddin (Nasrettin Hoca) dergisi, Fas’tan Hindistan’a uzanan bir coğrafyada okunuyor, tartışılıyor, bazen sansürleniyor, elden ele geziyor ve bir neslin entelektüel gelişimini körüklüyordu. Sekiz sayfalık siyasi hiciv dergisi, Tiflis’ten sonra kısa bir süreliğine Tebriz’e, oradan ise Bakü’ye taşınarak 1931’e kadar yayın hayatını sürdürdü ve geriye sadece Azerbaycan ve Kafkasya’nın değil, Türkiye’nin, İran’ın, Orta Asya’nın kültürel-entelektüel hafızasına kazınmış bir miras bıraktı. Derginin ikonik karikatürlerini kitaplaştıran Slavs and Tatars kolektifi ve bu kitabı sayfalarına taşıyan New Yorker sayesinde, ‘Nasrettin Hoca’ Google aramalarında tekrar üst sıralarda. “Neredeyse dünyayı değiştiren dergi” başlıklı yazıda New Yorker yazarı şöyle diyor: “Evime gelip de kitabı eline alan herkes içinde kayboluyor. Güzel olduğu kadar bana inanılmayacak kadar yabancı ilüstrasyonlarla dolu”. Yayınlandığı zaman okuma yazma bilmeyenlere de hitap edebilmek için karikatüre ağırlık veren dergideki insan tasvirleri bizlere yabancı değil: sarıklı cüppeli mollalar, fesli kravatlı Osmanlılar, gözünde monokl Avrupalı erkekler ve koyun derisinden siyah başlıklarıyla Kafkasyalılar. İlham kaynağı bu bölgenin tümüne mal olmuş Nasrettin Hoca, yöntem de siyasi hiciv.

Küba'da Çocuklar: Eğitim Politikası ve İlkokul Öncesi Eğitim - G. Coe, J. L. McConnell

2001 yılında ABD'de bir eğitim örgütü (People to People International) Küba'ya, ilkokul öncesi eğitim konusunda araştırma yapmak üzere bir heyet gönderdi. Heyette ABD’nin 14 eyaletinden gelen, erken eğitim konularında uzman 19 kişi bulunuyordu. Heyet Havana, Cienfuegos ve Varadero şehirlerinde incelemelerde bulundu. Raporu yazanlardan Gwendolyn Coe, PhD, Wisconsin Üniversitesi-Platteville'de okul öncesi eğitim profesörü. Judith Lynne McConnel,EdD, Washburn Üniversitesi, Kansas'da okul öncesi eğitim profesörü. Değişik ülkelerde araştırmalarda bulunmuş ve 2003 yılından beri İngiltere’de Oxford Üniversitesinin "Okul Öncesi Eğitim - Yuvarlak Masa" toplantılarını düzenliyor.

KÜBA'DA OKUL ÖNCESİ EĞİTİM
Küba'nın en önemsediği konu eğitim. Okul müfredatları bütün ülkede standart ve eğitim 6-11 yaş arası herkes için zorunlu. 1992 yılına Küba, UNICEF'in desteği ile, küçük çocuk ve ailelerini kapsayan, yerel yerleşim bölgelerini hedefleyen bir program başlattı. 1994 yılına kadar 6 ay-5 yaş arası çocuklara hizmet veren 1,160 çocuk bakım/eğitim merkezi kuruldu. Eğitim programları ve bu merkezler sayesinde 6-yaş altı çocuklardan %98'inden fazlası eğitim hizmetlerinden yararlanabiliyor. Eğitim uzmanı L. Gasperini'ye göre, "Geniş kapsamlı küçük çocuk ve öğrenci sağlık bakımı, yaygın okur-yazarlılık, ergin ve okul dışı eğitim programları temel eğitim hedeflerini destekliyor."

Kral Übü ve Avangard Yalanlar Tarihi - Eren Buğlalılar

Yarattığı söylenen skandalla ve burjuva seyirciyi şok edişiyle avangard tiyatronun köşetaşlarından biri olduğu söylenen Kral Übü vakası, gerçekle ilgisi olmayan bir efsaneden ibaret.
Avangard tiyatronun tarihini az çok bilenler, tarihçilerin Alfred Jarry’nin Kral Übü adlı oyununa ne kadar büyük önem atfettiklerini de bilirler. Yaygın kabul görmüş bir anlatıma göre, 1896 yılında sahnelenen oyun “burjuva seyirciyi” isyan ettirmiş, onun “bilindik tiyatro kalıplarını” yıkmış, Paris tiyatrosunda bir “şok etkisi” yaratmıştı. Kral Übü bir “skandaldı”; perde açılır açılmaz “Merdre!” (“Bok!”) diye bağıran Fransız oyuncu Firmin Gémier, burjuva seyircinin muhafazakâr tiyatro algısını yerle bir etmişti. Bunu kaldıramayan halksa salonu birbirine katmış, seyirci, oyuncuların büyük çabasıyla ancak dakikalar (kimi anlatımlara göre saatler) sonra sakinleşebilmişti.
Tabii böylesi bir olay “avangard tiyatronun resmi tarihi” için çok uygundu. 20. yüzyıl boyunca bütün iddiası burjuva seyirciyi sarsmak, şok etmek, rahatsız etmek olan bir sanatsal projeye bundan daha güzel bir başlangıç tasarlanamazdı da. Kral Übü efsanesi avangard tiyatronun tüm anlatımlarında başköşedeydi. Tarihsel avangardı öykülemeye girişen tiyatro tarihçileri, eldeki kaynakların güvenilirliğini sorgulamaksızın bu öyküyü yeniden ürettiler. Örneğin, Martin Esslin Absürd Tiyatro adlı kitabında şöyle anlatıyordu bu olayı:
Halk gerçekten de sersemlemişti. Übü’yü oynayan Gémier açılış tümcesi “Merdre!”i söyler söylemez fırtına koptu. Yeniden sessizlik sağlanana dek on beş dakika geçti ve oyuna karşı çıkan ve onu savunan gösteriler akşam boyunca sürüp gitti. (s. 279)

Devrim Mevrim Yok!- Burhan İlgün

Heyecanla devrimden sonra filmini izlemeye gidiyoruz, bilet bulabilirmiyiz kaygısı var bir taraftan, bilet bulduk hatta salon nerdeyse boş gibi. Neyse film başladı, birileri devrim yapmış, devrim maddeleri okunuyor radyodan, radyodan okunduğuna göre devrim tepeden inme yapılmış. E devrim yapınca memleketin zenginleri ülkeden kaçar tabi, devrime kadar niye beklediyse. Ardından başka bir sahne, Mert Fırat, toprak uğruna bir toprak sahibiyle evlendirilecek olan sevdiği kıza doğru koşuyor.Bu esnada şunu düşünüyorum, film, devrimden haberi olmayan, filmin kahramanının (Mert Fırat) sosyalist rejimde yaşayacağı ekonomik, sosyolojik, kültürel değişimini mi anlatıyor. Düşündüğüm gibi değilmiş, sonraki sahnelerde Mert Fırat'ı göremedik zaten.
( Filmin geniş kitleler tarfından izlenmesi için belli aralıklarla ünlü oyuncular sahnelere serpiştirilmiş- Mert Fırat, Şerif Sezer, Fırat Tanış, Tanju Tuncel, Levent Ülgen, Serdar Orçin, Aytaç Arman gibi sanatçılar iyi niyetlerinden reddedememişler belli ki)

Film devam ediyor, yaşasın sosyalist iktidarımız sloganıyla yürüyen üç beş öğrenci.. bu sahne, devrimden çok çok önce muhalefetin en dipte olduğu, muhalefet örğütlemeye çalışan üç beş kişinin sokağa çıktığı zamanların hissiyatını uyandırıyor.
Bir başka sahne, devrimin yedinci maddesini öğrenen bir kiracının bundan sonra kira vermeyeceğim diyerek ev sahibine resti çekmesi politik ve sanatsal olarak hiçte yaratıcı olmayan basit bir düz mantık,
Devrimden hiç haberi olmayan bir kitle var ki aman yarabbi bu ne sanatsal ufuktur diyesi geliyor insanın, işçilere devrim yaptık bundan sonra fabrikaları kamulaştırdık söylevi-nerden baksam tutarsızlık. Devrimi yapanlar nerden geldi, ya da devrimden haberi olmayanlar nerden geldiler, birileri darbe yaparakmı iktidarı aldı, yoksa bilimkurgu bir film mi bu, kafam allak bullak.
Devrimden haberi olmayan bir teyze sahnesi; Yaşlı bir teyzenin yaşadığı kocaman yalnızlığı, neden hiç fatura gelmiyor (elektrik ya da telefon) sadece bir kaç fatura bekleyişine indirgenmesi ve 'devrimi öğrendikten sonra' daha önce yediği kuru ekmeğin yerine sulu yemek yemesine gülmeden geçemeyeceğim.

İşçilerin festivali başlıyor

Sendika.Org'un, düzenleyicileri arasında bulunduğu Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin açılış gecesine tüm okurlarımız davetlidir
Sendika.Org’un da düzenleyicileri arasında olduğu ve bu yıl 6.'sı düzenlenen Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin açılış gecesi etkinliği 2 Mayıs’ta İTÜ Maçka Kampusü’nde.
Festivalin açılışı saat 17.00’de Beyoğlu Tünel’den Ritmart grubu eşliğinde yapılacak festival yürüyüşüyle başlıyor. Açılış etkinliği saat 19.30’da İTÜ Maçka Kampusü Mustafa Kemal Amfisi’nde Fırat Tanış’ın sunuculuğunu üstlendiği geceyle sürecek.
Festivalin bu yılki açılış filmi ise HES'lerin Anadolu'da yarattığı yıkımı ve buna karşı yapılan mücadeleyi anlatan "Sudaki Suretler" isimli belgesel film olacak. Gecede Laz Marks ve Bandista’nın da sahne alacağı açıklandı.
Ankara programı
Festivalin Ankara açılışı ise 2 Mayıs Pazartesi 18:30 'da Yüksel Caddesinden festival yürüyüşü ile başlayacak. Etkinlik, 19:30 'da Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde Fatin Kanat'ın "Halepçe- Sonsuz Umut" filmi ile devam edecek. Aynı zamanda Halepçe filminin galası da gecede yapılmış olacak.
İzmir programı
İzmir’de festival, 2 Mayıs Pazartesi günü yapılacak yürüyüşle başlayacak. Saat 17.00’de Konak Pier önünden başlayacak yürüyüş YKM önünde son bulacak. Festivalin açılışı 3 Mayıs’ta Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi'nde Anadolu Salanonu’nda yapılacak. Açılış etkinliği 19.30’da başlayacak. Mert Fırat ve İlksen Başarır festival konuğu olurken Nihat Aydın da şarkılarıyla açılış gecesinde olacak.
Uluslararası İşçi Filmleri Festivali ayrıntılı gösterim programları ve güncel bilgiler için festival web sitesini ziyaret ediniz. 
www.iff.org.tr