UÇURTMAM TELLERE TAKILDI - Ümit KIVANÇ (BELGESEL)

1957 yılında Malatyalı bir baba ile Erzurumlu bir annenin beşinci çocuğu olarak doğdu. Ahmet Kaya Kürttür.Babası Sümerbank mensucat fabrikasında çalışan bir işçiydi. İlkokulu Malatya'da okudu ve kendi hayatını anlattığı bir belgeselde müzikle altı yaşında babasının hediye ettiği bağlama ile tanıştığını söyler. Okuldan geri kalan zamanlarında plak ve kaset satan bir dükkânda çalışmaya başladı. Ailesinin geçim sıkıntısı çekmesi nedeniyle 1972'de İstanbul Kocamustafapaşa'ya göç ettiler ve okulu bıraktı. İşportacılık ve çıraklık gibi çeşitli vasıfsız işlerde çalıştı. Bu dönemde küçük bir yerleşim yerinden büyük bir şehre taşınmanın ve alışmanın sıkıntılarını yaşadı. Bu sıkıntılarını Aynalar isimli belgeselde şöyle dile getirdi:

« Onlarla konuşmuyordum çünkü onlarla konuşamıyordum. Giyimleri başkaydı, konuşmaları başkaydı. Onlar gibi konuşmaya çalışıyordum. Mesela terziye gidip, onlar gibi pantolon diktirmeye filan başlamıştım. Terzinin yaptırdığı pantolonların üzerime uymadığını görüyordum. Onlara yakışıyordu bana yakışmıyordu. Bir kız vardı bizim okulda; herkesin bir aşkı vardır, çocukluk aşkı. Bir gün gittim dedim ki: 'Biraz seninle konuşak beş dakika, kaçıyorsun hep...' Bana dedi ki: 'Rica ederim.' Öyle bir ağrıma gitti ki: 'Ben de sana rica ederim,' dedim.. Ben o zaman anlamını bilmiyordum, yani onu bir küfür zannettim. »

Açlık - Vandana Shiva & Natasha Burge

Açlıkla ilgili her şey adaletsizdir. Şu an dünyada açlıktan kıvranan yaklaşık bir milyar insan olduğu gerçeği, küresel sistemimizin ne kadar büyük adaletsizlikler üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. Herkese bolca yetecek kadar yiyecek olmasına rağmen her 6 insandan 1’inin her gece aç uyuyor olması bana tam da adaletsizliğin tanımı gibi geliyor. Geçen Mayıs ayında dünyadaki açlığı ilk defa incelemeye başladığımda sonsuz eşitsizlikler ve adaletsizlikler zinciri çığlık atmak istememe neden oldu. Fakat tüm öfke veren eşitsizlikler ve adaletsizliklerin arasında, beni en çok rahatsız eden, geceleri uykumun kaçmasına neden olan, hala inanmakta zorlandığım, açlığı deneyimleyen insanların çoğunluğunun dünyanın yiyeceklerini yetiştiren insanlar, yani çiftçilerimiz oluşudur. Dünyamızda çiftçi demek kadın demektir. Gelişmekte olan dünyanın yiyecek stokunun %80’i ve dünyadaki yiyeceklerinin tamamının %60’ı kadınlar tarafından yetiştirilmektedir. Kadınlar bizim yaşamak için ihtiyacımız olan yiyeceği ekiyor, yetiştiriyor ve topluyorlar fakat tarım alanının %19’undan daha azına sahipler ve genellikle en son onlar yiyorlar. Kronik yoksulluk ve açlıktan mustarip olanların %70’i kadınlar ve kız çocukları. Bizi besliyorlar ve biz yerken onlar açlık çekiyorlar. Yiyecek sistemimizin endüstriyelleşmesi bizi yediğimiz yiyecekten o kadar uzaklaştırdı ki nereden geldiğini ya da kimin yetiştirdiğini bırakın, yiyeceğin içinde ne olduğunu bile çoğumuz bilmiyoruz. Bahsi geçen kadın ne tür bir hayat yaşadı? İyi besleniyor muydu? Kendi emeğinin ürünü olan meyvelerin tadını çıkarabiliyor muydu? Yoksa dünyamızı bir çırpıda tüketen kimyasal ve zirai şirketlerin bir kölesi gibi borç içinde boğuluyor muydu? Toprağını koruyabiliyor muydu ve yiyeceğini annesinin ve ninelerinin ondan yüzyıllar önce de yaptığı gibi yetiştirebiliyor muydu? Ya da şu çok şey vaat eden fakat verimi çok az olan genetiği değiştirilmiş tohumlarla toprağını ve bedenini kirletmek zorunda mı bırakıldı? Yediklerimiz ve onları yetiştiren insanlar hakkında ne kadar şey biliyoruz? Neden her zaman en son onlar yiyorlar?

DÖRT MEVSİM İLKBAHAR - DENİZ FARUK ZEREN

Uzun yıllar cezaevinde kalan Deniz Faruk Zeren, şiirlerini Dört Mevsim İlkbahar adlı kitapta topladı. Kitap "Unutulmaya, unutturulmaya karşı bir karşı koyuş."
Dört Mevsim İlkbahar. Uzun yıllar cezaevinde kalan bir çok öyküsü ödüle layık görülen Deniz Faruk Zeren'in ilk kitabı. Kitabını cezaevlerinde bedenini açlığa ve direnişe yatıran, hayatlarını feda eden kadın devrimcilere adayan Zeren, "Şairlik ve sanatçılık onları unuttukça tükenecektir" diyor.

Siverek doğumlu olan Kürt şair, '98'den 2005 yılına kadar politik nedenlerle çeşitli cezaevlerinde kaldı. Dört Mevsim İlkbahar adlı kitaptaki şiirler Nazilli Cezaevi'nde 2001-2003 yılları arasında yazıldı.

Zeren, "90'lı yılların sonları, ve 'milenyum' diye sahte umutlar yaratılarak beklenen 2000'li yıllar hapishanelerde direnişlerle, Ölüm Oruçları ve katliamlarla geçti. Bu şiirler bu atmosferin içinde yazıldı" diyor.

'99'da başlayan, onlarca Kürt tutuklu ve hükümlünün bedenini ateşe vererek hayatlarını kaybetmesi, sonrası açlık grevleri, ölüm oruçları ve ardından 19 Aralık... Ve F tipi cezaevleriyle yeni bir boyut kazanan bir süreç...
"Katliam ve direnişler... Bu sürecin yansımasıdır bu kitaptaki şiirler" diye ekliyor.
Şairin anadili Kürtçe. Ancak kitap Türkçe yazılmış. Kendisi de bunun acısını yaşıyor. Şöyle diyor: " Anadilinde okuyamayan, yazamayan, bunun acısını ve eksikliğini iliklerinde hisseden biriyim. Bu yanıyla yazdıklarımın, yazmak istediklerimin hep bir yönüyle eksik ve gedikli olduğunu düşünürüm. Bu eksikliği edebiyatın, şiirin, öykünün evrenselliği ile kapatmaya çalışsam da bu bir yerde nafile bir çaba gibi. Duyduğun, hissettiğin, bildiğin dilin anadilin olmamasıdır buna sebep. Ve buna neden olan binlerce yıllık asimilasyon politikalarıdır. Ne tam Türkçe ne de Kürtçe ile dilimi kuramamanın büyük sancısı bu. Bunu en çok yarım yamalak bildiği bir dille yazmak zorunda olan şairler, öykücüler hissedebilir. Ben de bunu yaşayan bir yazarım."

Kaplumbağalar da Uçar

Yapım: 2004 ~ Fransa,  Irak,  İran
Tür: Dram,  Savaş
Yönetmen: Bahman Ghobadi
Senaryo: Bahman Ghobadi
Görüntü Yönetmeni: ShahriarAssadi
Müzik: Hossein Alizadeh
 Süre: 1 saat 35 dk

 Oyuncular: Ajil Zibari,  Avaz Latif,  Hiresh Feysal Rahman,  Saddam Hossein Feysal,  Soran Ebrahim 
 Ödüller: 2004 San Sebastian Film Senligi En İyi Film (Bahman Ghobadi) Akademi Onur Ödülü (Bahman Ghobadi)-2005  Berlin Film Festivali En İyi Film (Bahman Ghobadi) Mexico City Film Festivali En İyi Film (Bahman Ghobadi) Jüri Özel Ödülü (Bahman Ghobadi) Seattle Film Festivali En İyi Yabancı Film

Can Yücel - Rengahenk

Can Yücel, 1926'da İstanbul'da doğdu. Eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğludur.
1943 yılında, yakın dostu Gazi Yaşargil ile birlikte yurtdışı eğitim bursu kazandığı halde, babası, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in " Bakan, kendi oğluna torpil yaptı derler" diyerek engellemesi nedeniyle yurtdışına gidemedi.
Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı.
Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum ve Marmaris'te turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu.
Son yıllarında Eski Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça'ya gömüldü.
 

Uçurtma Avcısı/ The Kite Runner (Türkçe Dublaj)


-Uçurtma Avcısı / The Kite Runner 2007 ABD / Türkçe Dublaj-
Yönetmen: Marc Forster
Senaryo: David Benioff
Senaryo (Kitap): Khaled Hosseini
Yapımcı: Sam Mendes, Laurie MacDonald, Walter F. Parkes
Görüntü Yönetmeni: Roberto Schaefer
Müzik: Alberto Iglesias
Süre: 2 saat 8 dk

Oyuncular: Shaun Toub, Nasser Memarzia, Said Taghmaoui, Atossa Leoni, 
Khalid Abdalla, Zekeria Ebrahimi
         Dünyaca ünlü Afgan yazar Khaled Hosseini’nin romanından beyazperdeye aktarılmış türünün neredeyse tek örneği mükemmel bir dram filmi. Bu roman ayrıca uluslararası alanda satış rekorları da kırdı.
California eyaletinde yaşamakta olan Amir isimli Afgan, doğduğu topraklardaki eski bir dostunun oğlunun yardıma muhtaç olduğu haberini alır. Bunun üzerine, çocuğa yardımcı olmak için sıkı Taliban rejimi altındaki Afganistan’a geri dönmek zorunda kalır.
Konusuyla ve akıcılığı ile gerçekten çok büyük övgüleri hak eden bir yapım. Hem Afganistan’ın demografik yapısını çok iyi aktarıyor hem de insanların ne zorluklar içinde yaşadığını. Ancak filmde asıl aktarılmak istenen konu, “iyilik yapmak için her zaman bir yol daha vardır” sloganı kapsamında izleyiciye veriliyor. Net olarak mutlaka izlemenizi önerdiğimiz bir yapım. İyi seyirler.

Kadınların ekonomik özerkliği

Kadınlar açısından ekonomik özerklik, kendilerini ve kendilerine muhtaç olanları geçindirme ve bunu en iyi şekilde nasıl yapacağına karar verme kabiliyeti anlamına gelir. Dolayısıyla sosyal güvenlik ve kamu hizmetlerine erişimi de içerdiği için ekonomik özerklik, mali özerklikten çok daha kapsamlıdır.

Özerkliğimizin tek kaynağı ücretler değildir; özerkliğimiz daha çok aldığımız eğitim ve öğretime, kamu malları, kredi, dayanışma ekonomisi ve kamu hizmetlerine erişimimize bağlıdır. Hem de biçimsel mali sistemden geçmeden doğrudan dağıtıma soktuğumuz parasal olmayan servet üretiriz. Kadınlar genç yaştan itibaren zamanının büyük kısmını, toplumun, aileleri ve topluluklarının üyelerinin ihtiyaçlarını karşılamaya adarlar.

Öte yandan kadınların özerklik mücadelesinde gösterdiği yaratıcılığa karşın birçoğu buna ulaşmada kısıtlamalarla karşılaşır. Kadınları ücretli işe alabilmek için -yasa ya da gelenek uyarınca- baba, koca ya da ailedeki başka bir erkeğin iznini almasını şart koşan ülkeler, topluluklar ve aileler vardır. Ayrıca bir çok ülkede kadınlar erkeklerden daha az süreyle örgün eğitim alırken ve kız çocuklar okula devam etmekte zorluk çekerken, kadınların eğitim düzeyinin yükseldiği ülkelerde de istatistiklere göre aynı eğitim alt yapısına sahip erkeklerden ya daha sık işsiz kalırlar ya da belirgin bir şekilde daha az kazanırlar.

Üstelik, neredeyse dünyanın her ülkesinde yeniden üretim denen işlerden; çocuk, ev, koca, hasta ve yaşlı bakımından esasen sorumlu olanlar kadınlardır. Nitekim ekonomik özerklik arayışı içinde kadınlar, bakıcılık işlerini ve ücretli işi yürütemeye hazır olmak için daima bir yolunu bulup zamanlarını düzenliyorlar. Bu nedenle çoğunlukla, çocuklarını okuldan alma, bakıma muhtaç olanlarla ilgilenme vb. için kendilerine gerekli esnekliği tanıyan yarı-zamanlı ya da kayıt dışı işlere mahkum edilirler.

Mem û Zîn

Fîlmeke "Mem û Zîn" a Ümit Elçi Mem_u_Zin Memozîn an jî "Mem û Zîn" pirtûka herî girîng ya Ehmedê Xanî ye. Tê de esqa mezin nav Mem û Zîn te îfade kirin. Destana kurd ya netewî "Mem û Zîn", bi sedsalan di nav gelê Kurd de bi devkî û bi destnivîskî jiyaye. Pasê gelek caran hatiye çapkirin. Cara pêsîn di sala 1919'an de li Istenbolê; pasê di sala 1947'an de li Helebê, 1954 Hewlêrê, 1957 Şamê, 1960 Bexdadê, 1962 Moskovayê, 1968 Istenbolê, 1988 Ûrmiyê û 1995'an de li Swêdê li bajarê Uppsalayê û Şamê û sala 2006 an li Dihokê hatiye çapkirin. "Mem û Zîn", bi tîpên latînî cara pêsîn di sala 1968'an de, ji aliyê M. Emîn Bozarslan ve li Istenbolê hat çapkirin. Mamoste Bozarslan, bi munasebeta 300 saliya "Mem û Zîn"ê, ew bi tîpên latînî û bi sirovekirineke hêja di sala 1995'an de ji nû ve çap kir. Ev çap ji metnê orjînal û ji wergera kurdiya xwerû pêk hatiye.her weha nivîskarê kurd Jan Dost jî bi eynî munasebetê ev berhema hêja wergerande ser zimanê erebî û bi şiroveyeke berfireh. ku ew sê caran li paytexata sûriyê Şam û li Beyrûtê û li Dihokê jî hate çapkirin.

Mem û Zîn, Ahmed Hani'nin (Kürtçe:Ehmedê Xanî) 17. yüzyıl'da yazdığı ünlü manzum eseri. Kürtçenin Kurmanci lehçesiyle yazılmıştır.
Birbirine aşık olan ancak kavuşamayan iki gencin trajik öyküsünü anlatır. Bu hikâye milattan çok önceden bu yana halk arasında söylenen ve mitolojik nitelik kazanan bir destandır. Ozan bu destandan ilham alarak o hikâyeyi kendi çağının yaşantısına göre somut bir kalıba dökmüş, çağdaş bir uslupla yazmıstır. Bu suretle hem destanı kaybolmaktan kurtarmış, hem de insanliğa ölmez bir eser armağan etmiştir.
Bu eserde Mem ve Zîn'in aşkı etrafında çağının yaşantısını, o zamanın sosyal, kültürel ve idari durumunu da güçlü bir maharetle tasvir etmiştir.
İyiliği, doğruluğu, suçsuzluğu, zayıflığı ve çaresizliği Mem ve Zîn'in şahsında toplayarak; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve ikiyüzlülüğü de Bekir karekterinde somutlaştırarak gözler önüne sermişti.
(Kürtçe)
« Zîn bi findê re di peyive
Dem,şem'e di kir ji bo xwe demsaz
Ey hemser û hemnişîn û hemraz
Herçendî bi sohtine wekî min
Emma ne bi gotinê wekî min
Ger şibhete min te ji bi gota
De min bi xwe dil qewî ne sohta  »
(Türkçe)
«  Zîn muma sesleniyor
bazen mumu ederdi kendine muhattap
ey sır ve oturma arkadaşım,baş arkadaşım
gerçi yanmak yönünden benim gibisin sen'
fakat konuşma yönünden benim gibi değilsin
eğer sen de benim gibi söyleseydin
benim de gönlüm fazla yanmazdı »

FHKC'NİN 43. KURULUŞ YILDÖNÜMÜNDE GÖRKEMLİ KUTLAMA

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin on binlerce üyesi ve destekçisi bugün (11 Aralık Cumartesi) Gazze'nin Filistin Stadyumu'nda bir araya geldi, FHKC'nin kırk üçüncü kuruluş yıldönümü kitlesel bir miting ile kutladı




Filistin'in tüm kesimlerinden erkekler ve kadınlar, yaşlılar ve çocuklar, işçiler ve köylüler, mitinge katıldılar, Gazze Şeridi'nin her yerinden gruplar halinde geldiler- kızıl bayraklarla stadyumu doldurdular.

Mitingin ana konuşmasını yapan FHKC Politbüro üyesi Cemil Mecdelevvi, işgalciye karşı koymak ve tüm baskılar karşısında direnişi inşa etmek için Filistin ulusal birliğine olan ihtiyacı vurguladı. Filistin halkının silahlı direniş, halk direnişi ve ekonomik direniş dahil tüm biçimlerde direniş hakkının olduğunu ve direnişin işgale karşı tek çözüm olduğunun altını çizdi.

Mecdelevvi, Filistin halkının mücadelesi zararına zenginlik, güç ve nüfuz biriktirilmesini kınadı, bunun sadece işgalciye yaradığını söyledi. Hamas ve El-Fetih'i uzlaşma yönünde hareket etmeye ve Filistin halkının ulusal mücadelesini birinci öncelik yapmaya çağırdı.

Mecdelevvi, Oslo anlaşmalarından akan “müzakereler” ve “barış görüşmeleri” yolunu kınadı ve Filistin halk yığınlarının Filistin devrimci mücadelesinin yürüyüşünü sürdürmek için bu dönemden dersler çıkarmak için kolektif bir yeniden değerlendirmeye öncülük etmesi gerektiğini söyledi.

Mecdelevvi, FKÖ'nün halkı birleştiren bir şemsiye rolünü yerine getirmesi için demokratik olması ve Filistin ulusal hareketinin tüm parçalarını, demokratik seçimler ve nispi temsile dayalı olarak çoğulcu bir şekilde kucaklaması gerektiğini vurguladı.

FHKC 43 YAŞINDA
Mecdelevvi, Cephe'nin liderliğini ve tarihini selamladı, işgal zindanlarındaki Genel Sekreter Ahmed Sa'adat'ın ve tüm yoldaşların ve Filistinli tutsakların özgürlüğünü istedi ve önceki Genel Sekreterler Ebu Ali Mustafa ve George Habaş'ın mirasını selamladı. Gençlerin ve kadınların Cephe'nin ve Filistin hareketinin tüm faaliyetlerine ve her düzeyde katılmalarının gücünü ve önemini belirtti.

Eski tutsak Musab el-Beşir, tutsakların mücadelesi hakkında bir konuşma yaptı. Tüm güçleri Filistinli tutsaklar konusuna öncelik vermeye çağırdı ve iç bölünmeye son vermenin bir örneği olarak tutsaklar hareketine dikkat çekti. Siyonist zindanlarda tutsaklara karşı işlenen sürmekte olan suçları ve kötü muameleyi ele aldı ve 43. yıldönümünde Cephe'nin tutsak yoldaşlarına ve Filistin halkının tüm tutsak evlatlarına olan bağlılığını vurguladı.

Viladimir İliç Lenin - Parti Örgütü ve Parti Edebiyatı [*]

13 Kasım 1905 tarihinde
Noveya Zhizn, Sayı: 12'de yayınlandı.
Rusya'da Sosyal-Demokrat çalışma için Ekim Devrimi'nden[2*] sonra ortaya çıkan yeni koşullar parti edebiyati sorununu gündeme getirmiştir. Yasal basınla yasadışı basın arasındaki ayrım; feodal, otokratik Rusya döneminden kalan bu hazin miras, artık ortadan kalkmaya başlamıştır. Ancak henüz yitip gitmış değildir, buna daha çok zaman var. Başbakanımızın ikiyüzlü hükümeti hâlâ öylesin azgın delilik halinde ki, Izvestia Soveta Rabochikh Deputatov,[3*] "yasadışı" basılıyor; ne var ki, hükümetin engelleyecek gücü olmadığı bir şeyi "yasaklamak' için başvurduğu budalaca girişimIer, hükümeti rezil etmekten, daha çok manevi darbeler almasına yolaçmaktan başka sonuç vermiyor.
        Yasal basınla yasadışı basın arasında bir ayrılık sürdüğü sıralarda, partili basın ile partili olmayan basın sorunu, çok basit ve çok yanlış, saçma bir biçimde çözülmüştü. Bütün yasadışı basın, örgütlerce yayınlanmakta ve şu ya da bu partili gruba bağlı gruplarca yürütülmekteydi. Bütün yasal basın partili olmayan basındı (çünkü partiler yasaklanmıştı) ama, şu ya da bu parti çevresinde "yoğunlaşmalar" vardı. Doğal olmayan yakınlıklar, garip "dostluklar", sahte dayanışmalar kaçınılmazdı. Parti görüşlerini dile getirmeye çalışan kimselerin zoraki sakınganlıkları ile bu düzeyde görüşlere henüz ulaşmamış kimselerin fikir zayıflıkları ya da fikir korkaklıkları birbirine karışmıştı.
        Ezopça bir dilin, edebi tutsaklığın, kölece nutukların ve ideolojik kulluğun sürdüğü, lanet olasi bir dönem! Rusya'da taze ve canlı ne varsa hepsini kurutan bu pis havaya proleterya bir son verdi. Ama Rusya'ya bugüne kadar ancak yarı özgürlüğünü kazandırabildi proletarya.

Ş e y h B e d r e t t i n D e s t a n ı - TUNCEL KURTİZ' İN SESİNDEN





MusicPlaylistView Profile

Bir Sınıfsal Mevzilenme Mekanı Olarak Kent Agora-Toplusözleşme-Yönetişim Nuray Sancar


Paris Komününden sonra, Vali Baron Hausmann, tehlikeli sınıfları kent merkezinden uzaklaştırmak ve kenti ayaklanmaya uygun koşullardan temizlemek için büyük bir operasyona girişmiş, ana caddeleri barikat savaşlarını olanaksız kılacak biçimde genişleterek Parisi yeniden düzenlemişti. Bu tarihsel olay, kent tasarımının siyasal bir kaygının ürünü olduğunun somut bir kanıtı olarak her zaman hatırlanır.

Eski Grek demokrasisinin bir veçhesi, doğrudan katılımın ve kamusal yaşamın aleniyetinin platformu olarak tanımlanan agoranın kuruluş ilkeleriyle, Paris sokaklarının ve meydanlarının düzenlenmesindeki temel kriterin öze ilişkin benzerliği, siyaset ve kent arasındaki ilişki hakkında söyleneceklerin kalkış noktasını oluşturur. Agoralar, katılım sürecinden dışlanan kölelerin dışındaki sınıflara ait bir demokrasinin simgesiydi. Parisin genişletilen caddeleri de, varoşa sürülen alt sınıfların dışında kalanlar için hazırlanan demokrasiye uygun bir mekân tasarımının referansları arasına girdi. Hem eski demokraside hem de Fransız ihtilaliyle başlayan modern demokraside başlıca kaygı, sınıf ilişkilerinin denetim altına alınabileceği bir kent tasarlamak ve kurmaktı. Ancak devrimden sonraki süreçte, bu ilişkinin basit ve mutlak bir biçimde tek taraflı bir tasarrufla düzenlenemeyeceğini kanıtlayan sosyal gelişmeler kentin sadece mimari tasarımlarla gözetim altında tutulamayacağını da düşündürüyordu. Bu bakımdan kent, özellikle geçen yüzyılda sınıf ilişkilerinin mimari düzenekler dışında başka araç ve yöntemlerle düzenlenmesinin deneyim alanlarından biri haline geldi.
20. yüzyılda kentte yapılan düzenlemeleri iktidardakilerin alt sınıfları siyasal süreçlerden; gitgide metaforik olarak başka ilişkilere yaygınlaşan agoradan (meydandan) dışlama kaygısının ürünü olarak görmek gerekir.

Hakkari'de Bir Mevsim (1982)

Yönetmen : Erden Kıral
Senaryo Yazarı : Onat Kutlar
Tür : Dram , Politik , Tarihi
Ülke : Türkiye
Süre : 100 dk.
Müzik: Timur Selçuk
Oyuncular: Genco Erkal, Şerif Sezer, Erkan Yücel,
Konu : Bir köyde bir mevsim boyu öğretmenlik yapan ve o yörenin insanlarıyla, sorunlarıyla özdeşleşen bir aydının öyküsü.

TERSİNE DÜNYA

Yönetmen : Ersin Pertan
Senaryo Yazarı : Ersin Pertan
Tür : Komedi
Etiketler :
Eklenmiş bir etiket yok. Etiket Ekle
Ülke : Türkiye
Süre : 93 93 dk.
Konu : Kadınlarla erkekler yer değiştirseydi,ne olurdu? Tersine Dünya kadın-erkek kimliklerinin tersine döndüğü, kadınların kabadayı olduğu, erkeklerin evlenmek üzere evden kaçırıldığı, kadınların eve ekmek getirdiği, kısacası tüm rollerin tersine döndüğü eğlenceli bir filmi anlatıyor.

Özgür Gündem gazetesini konu alan Press Filmi

 ’90’lı yılların ilk yarısında çatışmaların yoğun yaşandığı günlerde, bir avuç gazeteci Diyarbakır’da yaşanan insan hakkı ihlallerini dünyaya duyurmaya çalışmaktadır.

Büronun teknik olanaksızlıkları yetmezmiş gibi her türlü engellemeyle karşılaşırlar. Gazetecilerin en basit işleri bile onlar için aşılması zor engeller haline gelir. Çektikleri fotoğrafları bastıracak yer bulmak ya da fotoğrafları İstanbul’a göndermek için sürekli karşılarına çıkan engelleri aşmak zorundadırlar. Gazetecilik onlar için profesyonellik gerektiren bir iş olmaktan çıkmış, ölüm kalım meselesi haline dönüşmüştür.

Ancak büro çalışanları işlerini yapmaya devam ettikçe baskılar da giderek artmaktadır. Kimi kaçırılıp tehdit edilir, kimi sokak ortasında öldürülür, büroları polisler tarafından basılıp dağıtılır. Kimi baskılara daha fazla dayanamaz, büroda çalışmayı bırakır.
Film, tüm bu sıkıntılı süreçte eleman eksikliğinden dolayı 17 yaşında gazetecilik yapmaya başlayan Fırat'ın yaşananlar karşısındaki duruşunu anlatıyor.
                                                                     Film fragmanı için tıklayınız...

BÜTÜNLEŞTİRMEDEN TEKTİPLEŞTİRMEYE - Özay GÖZTEPE

BÜTÜNLEŞTİRMEDEN TEKTİPLEŞTİRMEYE
MUSTAFA KEMAL’İN MİLLİYETÇİLİK SÖYLEMİ[1]
(1919-1938)

“Hiçbir şey bize ezilenlerin milliyetçiliği ile ezenlerinkini,
kurtuluş milliyetçiliği ile fetih milliyetçiliğini
kayıtsız şartsız özdeşleştirme hakkını vermez.”[3]

GİRİŞCumhuriyet dönemi siyasal yaşamında Kemalizm’e doğrudan ya da dolaylı bir göndermede bulunmadan siyaset yapmak, neredeyse mümkün olmamaktadır. Bu durum, Parla’nın (1994: 13, 15) da işaret ettiği gibi yalnız devlet, iktidar bloğu ve resmi siyaset katıyla sınırlı değildir; toplumsal yaşamın her alanında, sağduyu eseri ve kamuya yararlı sayılan tutumların, görüşlerin ve açıklamaların parametresi ve gerekçesini oluşturmada da kendini göstermektedir. Kemalizm, bir yandan, resmi siyasetin ve siyasal iktidarın otoritesini dayandırdığı bir meşruiyet formülü ve miti; öbür yandan genel olarak kamunun kabul ettiği bir meşruiyet normudur. Dolayısıyla Kemalizm’e referans, Kemalizm’in sınırlarını zorlayan ve bu sınırların dışından siyasi faaliyet yürüten çevreleri de etkileyen bir söylemsel zorunluluk gibidir.

BAHOZ- FIRTINA

Yönetmen:Kazım Öz
Oyuncular:Ali Sürmeli, Sinan Bengier, Volga Sorgu, Asiye Dinçsoy, Cahit Gök, Havin Funda Saç, Selim Akgül
Senaryo:Kazım Öz
Yapımcı:Kazım Öz, Özkan Küçük
Görüntü Yönetmeni:Ercan Özkan
Müzik:Vedat Yıldırım, Burak Korucu, Ayhan Akkaya
Konu: 90 lı yılların siyasal hreketlerini ve önemli ölçüde Kürt Hareketinin üniversitelerdeki mücadelesi anlatılmıştır.iyi seyirler.

İSLAMİ KALVİNİSTLER- Orta Anadolu'da Değişim ve Muhafazakarlık

Ezilenlerin Tiyatrosu-Augusto Boal

b_ezilenlerintiyatros

Mimarlığın Sosyal Forumu 2010Sonuç Bildirisi


Herkes İçin Mimarlık!!!
Başka Bir Mimarlık Mümkün!!!
Bu bildiri, 21-23 Ekim 2010 tarihlerinde TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi tarafından Ankara’da gerçekleştirilen Mimarlığın Sosyal Forumu 2010 etkinlikleri sonucunda benimsenmiştir.
Dünyaya 1973 krizinden sonra, Türkiye’ye 1980 darbesi ile dayatılmaya başlanan neoliberal politikalar, kapitalist üretim tarzının tarihsel dinamiklerini bir kez daha gözler önüne serdi. Sermaye, üretim fazlasını daha fazla kâra dönüştürebileceği yollardan yoksun kalınca mekânı “yeniden” keşfetti. İlk uygarlıklardan bu yana egemen sınıfların gücünü gösterdiği, politikacıların etkin bir şekilde tahakküm aracı olarak kullandığı kent mekânı artık tüm ağırlığıyla ekonominin merkezine oturmuştu.

Kürtçe Konuşma Zamanı

KCK adı altında açılan davada yargılanan Kürt siyasi kadrolarının Kürtçe savunma yapacaklarını açıklamaları ve bu tavrın kısa sürede birçok cezaevindeki tutuklu tarafından benimsenmesi devleti ürküttü. Ana dil talebinin “nerden çıktığını anlamayanlar” için hatırlatmak gerekir ki, Diyarbakır zindanlarında insanlık tarihinin az görülür işkencelerine karşın mahkemelerde Kürtçe savunma yapılmıştır.

Ayrıca unutulmamalıdır ki Kürt devrimci aydını Vedat Aydın’ın katledilme süreci Ankara DGM’de yaptığı Kürtçe savunma ile başlamıştır. Aydın bu davada bu tavrından ötürü mahkemeden de ceza almıştır.

Bu anlamda bugün Türk mahkemelerinin Kürtçe savunma hakkını yasaklamaları hükmü olmayan geçersiz bir karardır. Kürtler nezdinde hiçbir bağlayıcılığı da yoktur.

Kuşkusuz ilk defa bu kadar sayıda toplu bir Kürtçe savunma yapılması AKP Hükümeti’ni korkutmuştur ancak, Türk Devleti’nin soyunduğu kültürel soykırım politikalarının teşhiri açısından bu gereklidir.

Birinci sınıf yurttaş, birinci sınıf emekçi -Ferda Koç

      Kürt sorununu 20.yy'da olduğu gibi “siyasi demokrasi” ve “ulusal pazara sahip çıkma” kavramlarıyla tartışabilmek, çözümlemek artık mümkün değil. “Kürt sorunu” dediğimiz “ulusal sorun” bir “ezilen halk” sorunu ve ulusal sorunun “ezilen halk sorunu”na dönüşümü, ulusal sorunun proleterleşmesinden başka bir şey değil.
     AKP'nin “İkinci Kürt Açılımı”nın girizgahındayız.
     Birinci Kürt Açılımı'nın ömrü kısa sürmüş ve büyük bir “çiğlikle”, “taş atan çocuklar yasası”nı askıya alarak sonlandırılmıştı. 11-18 yaşındaki çocukları onlarca yıl hapse tıkma hukuksuzluğu, bu ters rüzgarla bir yıl daha sürdürülmüştü.
    “Girizgah”taki dalavereciliğe bakılırsa bu ikincisinin encamının birincisinden hayırlı olacağını söylemek güç.
     Bir yandan Öcalan'la “müzakere” yürütüyor gibi görünürken, diğer yandan Almanya'dan Suriye'ye, İran'a ve Irak Kürdistanı'na uzanan (artık kabak tadı veren) “kuşatma” gösterileri yapan ve PKK'den de ateşkesi seçimlere kadar uzatmasını isteyen bir hükümetle karşı karşıyayız.
     Belli ki bu “İkinci Kürt Açılımı”nın içeriğini, referandumda bordaladığı MHP seçmenini kaçırmadan Kürt seçmenini rehin alma siyasetinin “ince dengesi” belirleyecek. Erdoğan ne kadar “milli görüş gömleğini çıkardığını” söylese de Erbakan'ın pişkin ve yılışık “yobaz açıkgözlüğü”nü sadakatle sürdürüyor.
    “Bed-asla necabet mi verir hiç üniforma / zerduz palan ursan eşşek yine eşşektir”.
Anti-faşist tavır Rusya'da gelişen anti-faşist hareket üzerine eylemcilerin kendileri tarafından hazırlanmış ilk belgeseldir. Filmin sunumu 3 şehirden STK aktivistleri, radikal tabandan aktivistler ve anarşistler tarafından yapılmıştır - Moskova, St. Petersburg ve Irkutsk. Belgeselde ayrıca 19 Ocak'ta Moskova'da katledilen Stanislav Markelov da konuşmaktadır.






Mustafa Sönmez: Sanat kendini reklamverene beğendirmek zorunda

Cumhuriyet ekonomi yazarı Mustafa Sönmez'in yazısı, medya-sanat-piyasailişkisindeki son notkayı gösteriyor. O yazıyı aynen aktarıyoruz:
 
Medya Kültürde Reklam - Sponsor Hakimiyeti

Kaçımız son zamanlarda bir CD satın aldık, ya da biz değil de çocuğumuz harçlığı ile CD alıyor mu ? Kaçımız kalbur üstü filmleri, TV ekranlarına düşmesini beklemeden, büyük bir iştahla sinema salonunda seyrettik ? Ya da DVD’lerini “korsan” olup olmadığına bakmadan almamazlık ettik? Artık kaçımız birkaç gazete-dergiyi parasını vererek satın alıyor ve kağıda dokunarak okuyoruz? Kaçımız, tuttuğumuz takımı seyretmek için statlara koşuyoruz ? Samimi olarak cevaplayalım: Çok azımız…Nedeni ? Üşengeçlik de var ama, tabii ki o değil asıl neden. Esas neden şu: Hemen hemen bütün medya-kültür ürünlerini artık beleşe elde etme fırsatını teknoloji bize sunduğu için…


October 1917 - Ekim 1917 ( Türkçe Altyazılı )

Sinema tarihinin en önemli filmlerinden biri olan Ekim, Amerikali gazeteci John Reed'in, 1917 Sovyet Devrimi'ni anlatan "Dünyayi Sarsan On Gün" adli ünlü romanindan, Eisenstein tarafindan sinemaya uyarlanmistir. Yapit, bu nedenle romanin adiyla da anilmaktadir. S.M. Eisenstein, Ekim'de, bu olaganüstü günleri çarpici bir görsellikle anlatirken, devrimin anlamini ve düsünsel temelini de ortaya koyuyordu. Sinema tarihinin en seçkin kuramcisi olan Eisenstein, Ekim''de kurguyu salt bir öykülemenin ötesinde, düsünceleri, kavramlari hem de soyut kavramlari anlatmada kullandi. Devrimci cosku ve teknik/görsel yenilikler arasinda essiz bir denge kurdu. Ekim'in sanatsal degeri ve sinema diline katkilari, günümüzde özellikle sinemada dilbilim ve göstergebilim arastirmalari sonucu daha iyi anlasildi ve önem kazandi.
Directors : Grigori Aleksandrov, Sergei M. Eisenstein
Writers : John Reed (book) and Grigori Aleksandrov (writer)Release Date : 20 January 1928 (Soviet Union)



1 milyon bina yıkılacak

Metin CAN
26.09.2010
Kentsel dönüşüm projelerinde bireysel itiraz hakkı kalktı, belediyelere süper güç verildi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi de 1 milyon binayı ilgilendiren ve İstanbul haritasını değiştirecek 30 proje için düğmeye bastı
İstanbul'da binlerce evin yıkılacağı tahmin edilen olası bir depreme karşı planlanan hazırlıkların önündeki son engel de ortadan kalktı. Kentsel dönüşüm için start veren Büyükşehir Belediyesi'nin, evlerin depreme dayanıklı hale gelmesi, birçoğunun ise yıkılıp tekrar inşa edilmesi için hazırladığı projelere yönelik yasal düzenleme temmuzda tamamlandı ve resmen yürürlüğe girdi. Belediye Yasası'ndaki 'Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanları' başlıklı kanun, İstanbul'da 1 milyon binanın yıkılıp yeniden yapılmasının önünü açtı. Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin (İBB) beş yıldır beklediği bu değişiklik ile dönüşüm projelerinde yaşanan yetki karmaşası sona erdi. Ayrıca belediyelerin deprem riski nedeni ile dönüşüm bölgesi ilan ettiği bir alana konut sahiplerinin bireysel itiraz hakkı da kalktı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi referandum sonrası ilk gündem maddesine rafta bekleyen kentsel dönüşüm projelerini aldı. SABAH'ın ulaştığı bilgilere göre planlanan projelerin hayata geçmesi durumunda İstanbul adeta yeni bir haritaya sahip olacak. Öncelikle deprem riski yüksek bölgeler, gecekondular ve kaçak binalar yıkılarak, yerlerine depreme dayanıklı modern yerleşim alanları inşa edilecek. Belediyenin kasasındaki çalışma 1 milyona yakın binayı kapsıyor.

DEVRİMCİ GENÇLİK MÜCADELESİ ÜZERİNE

 Ülkemiz gençliği bugün tam bir ideolojik keşmekeş, ciddi bir örgütsel dağınıklık ve kesintili, cılız bir eylemlilik içerisindedir. Bu durum ideolojik-politik netliğe kavuşmuş bir gençlik mücadelesi perspektifinin ve hareketinin eksikliğini sancılı bir biçimde hissettirmektedir.

12 Eylül döneminde doruk noktasına ulaşan depolitizasyon uygulamalarının etkileri günümüzde de hala sürmektedir. Açık faşizmin her çeşit kitle pasifikasyonu yöntemi ve yoğun bir terör ve demagoji kampanyası ile teslim almaya, sindirmeye, etkisizleştirmeye çalıştığı toplumsal muhalefet içinde yer alan geniş gençlik yığınlarının da diğer halk güçleri gibi politikadan uzak tutulması doğrultusunda önemli başarılar kazanılmıştır. Bugün geniş gençlik kitlelerinde ülke sorunları ile ilgilenmeyen, kendi sorunlarını bile sahiplenmeyen bir bakış açısı etkilidir. Solu etkisizleştirme programı en çarpıcı yöntemlerle gençlik içinde de uygulanmıştır. Kendisine gençliğin öncüsü misyonunu yükleyen değişik görüşteki siyasi gruplardan hiçbiri henüz bütünüyle bu politikaları geçersiz kılacak imkan ve araçları, alternatif politikaları ortaya koyabilmiş değildir. Mevcut öğrenci dernekleri bile gerçek anlamda birer kitle örgütü olma özelliğini kazanamamış durumdadır ve pratikte bunlar esas olarak yalnızca gençliğin politikleşmiş, en ileri unsurlarını barındırabilmektedir. İyi niyetli birçok unsur yaşanan boşluğun farkına varmakta fakat yine de mücadeleden uzak durmaktadır. Ve bu uzak duruşta yasal derneklere hala yasadışı örgüt işlemi yapılması ve bunun kitlelerde yarattığı tedirginlik kadar, yine bu derneklerin kitlelerin gözünde henüz yeterli bir meşruiyet (güvenilirlik) kazanmamış olmalarının da payı bulunmaktadır.

1 MAYIS MAHALLESİ

2 EYLÜL DİRENİŞİ
Beş değil on iki kişi
Gecekondu şehitleri
İki Eylül direnişi
Gecekondu şehitleri

Panzerlere karşı taşla
Savaştılar canla başla
Kurşun karşıladı döşle
Gecekondu şehitleri

DÜNYA TARİHİNDE İLGİNÇ OLAYLAR

YÜRÜYÜŞ İÇİN YANLIŞ YOL SEÇERSEN
Makedonya Kralı Philip'in MÖ 4. Yüzyılda Ölümü

Makedonya Kralı Philip hükmettiği yıllar boyunca kötü ününden ve ileri derecedeki aşağılık kompleksinden çok çekti. Krallığını, Yunan dünyasında hatırı sayılır güçlerden biri haline getirmiş olmasına rağmen, Korintliler, Atinalılar ve Spartalılar gibi güneydeki daha kültürlü komşuları kendisini ve arkadaşlarını hep vahşi, dağda yaşayan barbarlar olarak gördü. Kişisel geçmişi ve görünüşü de yüksek yerlerde saygı görmesine yetmiyordu. Öncelikle ordusunu savaş alanına kendi götüren askeri bir liderdi.

Bunun sonucu olarak da birçok yerinden yara almıştı. Aldığı kötü darbelerden biriyle bir gözünü kaybetmiş ve bir mızrak darbesiyle de baldırından yaralanmıştı. Bu yaraların ikisi de doğru düzgün iyileşmeyip sürekli irin akıtıyorlardı. Özellikle bacağından çok kötü bir koku geliyordu. Ayrıca dedikodulara göre, tahtı ele geçirebilmek için anne katili olarak affedilmez bir suç işlemişti.

Otomatik Portakal - İZLE

''LİNK YENİLENMİŞTİR''
Yönetmen : Stanley Kubrick
Senaryo : Anthony Burgess
Oyuncular : Malcolm McDowell, Patrick Magee, Michael Bates, Warren Clarke, John Clive
Filmin Türü : Psikolojik, Gerilim
Orijinal Adı : A Clockwork Orange
Yapım Yılı : 1971
Yapım Ülkesi : Ingiltere
Orijinal Dili : Ingilizce
Gelecegin Britanyasinda, ilaç bagimlisi bir çete her gece siddet gösterilerinde bulunmaktadir. Adam dövüp, hirsizlik yapip insanlara tecavüz etmektedir. Bir gece çetenin basi Alex digerleri tarafindan polise ihbar edilir. Hapse giren Alex'in cezasini hafifletmesi için önünde bir seçenek vardir: Bir deneye tabi tutulmak. Sonrasinda Alex'in hayati tümüyle degisecektir.

Büyük koyun imparatorluğu- Aziz Nesin


Tarihin bir döneminde, kurtlara av alanı kalmamıştı. Çünkü, hayvanların kralı sayılan aslan, kaplan, pars vb. gibi güçlü ve yırtıcı hayvanlar, dünyanın av alanlarını kendi aralarında bölüşmüşlerdi. Kurtlara, avlanacakları alan bırakmamışlardı. Her ne denli kurtlar da yırtıcı hayvanlarsa da, aslan, kaplan, pars denli güçlü değildiler. Buyüzden kurtlar, aslanların, kaplanların egemen oldukları alanlara giremiyor, oralarda avlanamıyorlardı. Böyle olunca da geçim sıkıntısı çekiyor, aç bile kalıyorlardı. Kurtların, bu sıkıntılı durumlarına bir umar bulmaları gerekiyordu. Bunun için de kurtlar büyük bir kurultay düzenlediler. Bu kurultayda, nasıl bir umar bulacakları konusunda, aralarında konuşup görüştüler, tartıştılar. Sonunda, kendi bilginlerine danışmaya karar verdiler. Yaşlı bir kurt bilgin, kurtların kurultayına gelerek şöyle konuştu:
— Çok sevgili kurt kardeşlerim, eştürlerim! Aslan, kaplan ve benzeri hayvanlar sömürgecidirler. Bu büyük sömürgeciler, dünyanının en verimli yaşam alanlarını kendilerine ayırmışlardır. Dünyaya egemen olmuşlardır. Biz kurtlara yer bırakmamışlardır. Bizler de yaşam alanı istiyoruz. Ama boş yaşam alanı kalmamıştır. Oysa biz kurtlar da yırtıcı güçlü, üstelik de akıllıyız.

TOKİ'nin hedefi; 180 bin konut SALDIRIYA DEVAM...

Gelecek 5 yıllık dönemde tüm büyükşehirlerde kentsel dönüşüm projesi başlatmayı hedefleyen TOKİ, yenileme projesi başlatılmayan tüm il merkezlerinde de birer adet dönüşüm projesini hayata geçirecek

TOKİ-Belediye işbirliğiyle İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon, Denizli, Erzincan, Samsun, Kocaeli, Erzurum, Kars, Bursa, Diyarbakır, Gaziantep, Ağrı, Uşak ve Adana başta olmak üzere 56 ilde yürütülen Gecekondu Dönüşüm projeleri kapsamında 119 bin konutun yapımı devam ediyor.
Gecekondu dönüşümü kapsamında 31 bin konutu tamamlayarak hak sahiplerine teslim eden TOKİ, protokol çalışmaları devam eden konularla birlikte 180 bin konut rakamına ulaşacak.
Gecekondu dönüşüm projelerinde belediyelerle ''etkin işbirliği'' içerisinde hareket etmeye özen gösteren TOKİ, bölgesel ve siyasi ayrım yapmadan proje getiren bütün belediyelerle ortak çalışma yürütüyor. İzmir-Kadifekale'de yıkımlar başlamadan önce Uzundere'de 3 bin 84 konutu tamamlayarak hak sahiplerine teslim eden TOKİ, bin 56 konut ve 950 dükkan yapımını içeren Uşak-Tabakhane bölgesinde de yıkımlara başladı.

İşgâl Edilen Bir Okuldan... GÜNEŞ ÇELİKKOL

Puan sokağındaki 480 numaralı binanın kapısından girdiğimizde başka bir dünyaya çıkıvermiştik sanki...

Burası, Buenos Aires Üniversitesi'nin Felsefe ve Edebiyat Fakültesiydi kuşkusuz. Ancak, 1968 Mayıs'ındaki Paris Üniversitesi'ni konu alan bir filmin setine düştüğümüz söylense, buna inanmamız da güç olmazdı.
Fakülte binâsı Troçki ve Mao resimli posterlerin yanı sıra, duvardan duvara, kürtajın yasallaştırılmasını, eşcinsellerin özgürlüğünü, ekonomik krizin bedelinin sermaye sınıfına ödetilmesini ve devrimci fikirleri savunan afişlerle doluydu. Bir de, hafta sonu düzenlenecek türlü festivalin ilânıyla. Bunlardan birini arkadaşlarıma gösterdim ve "Bahsettiğim işte buydu..." dedim, "Cumartesi akşamı başlayacak ve pazar sabahına kadar sürecek."
Fakülte duvarlarında Venezuella başkanı Hugo Chavez'in, Bolivya lideri Evo Morales'in ya da Arjantinli Peronist liderlerin resimleri göze çarpmıyordu. Kurulan dergi, kitap ve bildiri standlarında da...
Öğrencilik çağını geride bırakmış bizler, bir soğuk içecek alıp, kararan havaya karşın canlılığından hiçbirşey kaybetmemiş avluya çıktık. Aramızda ufak tartışmalara tutuştuk. "Chavezci Naziler", "Moralesçi Faşizm" gibi ifadelerle birbirimizi iğlenemekten de kaçınmadık doğrusu.

-JACK LONDON-

          17 kitabı Cem Yayınları'nca yeniden basılan Amerikalı romancı Jack London, eserlerinde Nietzsche'yi, Darwin'i ve sosyalist hareketleri tartışan, bugün düşündüğümüzden çok daha girift bir yazardı

          Eğer Jack London yaşamamış olsaydı birinin onu icat etmesi gerekecekti. Batı kültürlerinde gerçekleşen yoğun bir tartışma, London’ın 40 yıllık yaşantısının tam ortasından geçiyordu. Bir yandan Darwin’in biyolojik söylemini oluşturduğu ‘hayatta kalış’ felsefesi Avrupa’da gittikçe yayılıyordu. Bir yandan da Nietzsche’nin Übermensch (Üstüninsan) ve ‘efendi-köle ahlakı’ kavramı çerçevesinde ilerleyen siyasi bir tartışma vardı. Ve bunlarla bağlantılı olarak gelişen, Avrupa’nın geleceğini ‘dejenerasyon-sağlık’ karşıtlığı içinde anlamaya çalışan politik bir söylem... Elbette bu tartışmalar arasında 20. yüzyıl sosyalizminin temelleri de atılıyordu.

Boykota karşı -V.I. Lenin

Sosyalistlerin bir bölümü 12 Eylül 2010 referandumuna ilişkin biricik devrimci politikanın ‘Boykot’ olduğunu savunuyor, ‘Boykot’ tavrını benimsemeyenleri ‘düzen içilikle’ suçluyor. Bu tavra ilişkin gerekçelendirmelerde, ‘Boykot’çular açısından zamanın ve mekanın ya da bir başka deyişle diyalektik metodun pek bir öneminin bulunmadığı, adeta her zamana ve her mekana uyan bir ‘devrimci şablon’ bulduklarını zannettikleri görülüyor.

Bu açıdan, Lenin’in, boykot tavrını farklı dönemlerde başarılı biçimde uygulamış olan Bolşeviklerin Rus devrimi deneyimleri ışığında yazdığı Boykota Karşı makalesini yeniden çevirerek okura sunmayı anlamlı bulduk. Aşağıda makalenin I., II. ve III. bölümleri yer almaktadır. Geri kalan dört bölüm de önümüzdeki günlerde yayınlanacaktır. Sendika.Org

Ermenileri vuran sistem Kürtleri de vurdu´

Sürgün edilen Ermeniler´in mallarına devlet tarafından el konulması yani ´Emvali Metruke´ yazar Nevzat Onaran´ın yazdığı ´Emvali Metruke Olayı-Osmanlı´da ve Cumhuriyette Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi´ kitabında yeniden gündeme getirildi.

TBMM tutanaklarından yola çıkan Onaran, 1915 soykırımı ve sonrasında malların el değiştirilmesini yazdığı kitapta, Ermeniler'in mallarına el konulmasını 'Mülkiyetin Türkleştirilmesi' politikasının bir parçası olarak değerlendirdi. Bu politikanın 1915'le sona ermediğine işaret ediyor Onaran. 1970'lerde Aleviler'e uygulanan katliam, günümüzde devam eden düşük yoğunluklu savaş da 'Mülkiyetin Türkleştirilmesinin bir parçası.'
Onaran, TBMM tutanaklarında yola çıkıp Ermeniler'in mallarına el konulma sürecini şöyle anlatıyor:

VAHŞETİN ÇAĞRISI- JACK LONDON

Çağrının Sesi

Buck, John Thornton için beş dakika içinde bin altı yüz dolar kazanınca, sahibinin bazı borçlarını ödemesini ve ortaklarıyla beraber, hikâyesi en az ülkenin kendisi kadar eski olan efsanevi kayıp madeni bulmak üzere Doğu'ya doğru yola çıkmasını da mümkün kılmıştı. Orayı pek çok adam aramıştı, ama pek azı bulabilmişti; gidip de dönemeyenlerin sayısı ise bir hayli fazlaydı. Bu kayıp maden trajediye bulanmış, gizemle örtülmüştü, ilk gideni kimse bilmiyordu. En eski rivayet bile ona ulaşamıyordu. En başından beri orada eski ve derme çatma bir kulübe vardı. Birçok adam ölürken bu kulübenin ve yerini belirlediği alanda bulunan madenin üzerine yeminler etmiş, iddialannı Kuzey'de bilinen tüm altın ayarlarından büyük külçelerle pekiştirmişlerdi.
Ama hiçbir canlı adam bu hazine evini yağmalayamamıştı ve ölüler de zaten ölüydü, işte bu nedenle John Thornton, Pete ile Hans, Buck ve yarım düzine başka köpekle birlikte, kendileri kadar becerikli adamlarla köpeklerin başaramadığını başarmak üzere Doğu'ya, bilinmeyene doğru yola çıktılar. Kızakla Yu-kon'dan yukarı yetmiş mil gittiler, sola Stewart Nehri'ne saptılar, Mayo ve McQuestion'i geçtiler ve kıtanın belkemiğini oluşturan görkemli zirvelerin arasında ip gibi dolaşan Stewart Nehri küçücük bir dere haline gelinceye kadar da bu yoldan ayrılmadılar.

Tarihte Zorun Rolü – Friedrich Engels | Bismarck’ın Kan ve Zulüm Politikası Üzerine Bir Çalışma

“Demek ki, tabanca kılıcı yener ve, zorun yalın bir irade işi olmadığını, ama kullanılması için çok gerçek önkoşullar, özellikle en yetkin olanların o kadar yetkin olmayanları altettiği aletler istediğini; ayrıca bu aletlerin üretilmesi gerektiğini, bunun da en yetkin zor araçları, kabaca söylemek gerekirse en yetkin silahlar üreticisinin, o kadar yetkin olmayanların üreticisini yendiği anlamına geldiğini, ve kısacası zorun utkusunun silah üretimine, ve silah üretiminin de genel olarak üretime, yani … “iktisadi güç”e, “iktisadi durum”a, zorun emrinde bulunan maddi araçlara dayandığını, en çocuksu belitler amatörü bile kuşkusuz düşünecektir.
Zor, bugün ordu ve donanma demektir, ve her ikisi de, hepimizin zararını çekerek bildiğimiz gibi, “tuzluya oturur”. Ama zor, para yapamaz, olsa olsa, daha önce para yapmış bulunan kişiyi soyup soğana çevirebilir; ve gene Fransa’nın milyonlarından zararını çekerek öğrendiğimiz gibi, bu da pek bir işe yaramaz. Demek ki, paranın, sonunda, iktisadi üretim yolu ile sağlanmış olması gerekir; demek ki, zor, bir kez daha, kendisine silahlanma ve aletlerini koruma araçlarını sağlayan iktisadi durum tarafından belirlenir. Ama bu yetmez. İktisadi önkoşullara hiçbir şey ordu ve donanmadan daha çok bağlı değildir. Silahlanma, bileşim, örgütlenme, taktik ve strateji, her şeyden önce, üretim ve ulaştırma olanakları tarafından, her durumda ulaşılmış bulunan düzeye bağlıdır. Bu konuda bir alt üst etme etkisi yapan şey, dehâ sahibi büyük komutanların “özgür zekâ yaratıları” değil, daha iyi silahların türetimi ve insan öğesinin, yani askerin değişmesidir; dehâ sahibi büyük komutanların etkisi, en iyi durumda, savaş yöntemini, silahlara ve yeni savaşçılara uyarlamakla sınırlanır…

ANARŞİ VE CİNSİYET SORUNU/EMMA GOLDMAN

Kuvveti ve kasları solgun, çelimsiz zengin bebeler tarafından oldukça beğen...ilen, ancak emeği açlık kurdunu kapısından uzak tutmaya ancak yeten işçi sınıfı erkekleri, onlara sabahtan akşama kadar kölelik yapmak ve harcamaları düşük tutmak üzere her türlü çabayı sarf etmek zorunda kalan eşlere veya ev-hizmetçilerine sahip olmak için evlenirler yanlızca.
[Kadının] kocasının acınacak ücretinin ikisinin de yaşamını sürdürmesini sağlamak için devamlı çaba sarfetmekten sinirleri o kadar gerilir ki, giderek asabi hale gelir ve --yazık ki kısa zamanda umut ve planlarının kül olup uçtuğu sonucuna ulaşacak ve evliliğin gerçekten de başarısız olduğunu düşünmeye başlayacak olan-- lordunun ve efendisinin sevgi talebini yerine getirmekte artık başarılı olamaz.

ZİNCİRLER GİDEREK AĞIRLAŞIR
Harcamalar azalmak yerine çoğaldıkça, evliliğinde çok az kuvveti olan, benzer şekilde kendini ihanete uğramış hisseden eş bu kuvvetinin tümünü de yitirir, ve devamlı açlık sıkıntısı ve korkusu, güzelliğini evliliğinin ardından kısa zaman içinde tüketir. Giderek ümitsizleşir, ev işlerini ihmal etmeye başlar; ve kendisiyle kocası arasında, onlara yaşamlarındaki keder ve yoksullukları göğüsleme kuvveti verecek hiçbir sevgi ve sempati bağı da olmadığı için, birbirlerine daha da sıkıca kenetlenmek yerine birbirlerine giderek daha fazla yabancılaşırlar ve hatalarına karşı giderek daha tahammülsüz olurlar.
Milyonerlerin yaptığı gibi klübe gidemeyen erkek meyhaneye gider, ve kederini bira veya viski bardaklarında boğmaya çalışır. İhmal edilişini bir sevgilinin kollarında unutmaya çalışamayacak kadar onurlu ve herhangi bir meşru eğlence ve uğraştan faydalanmak için fazlasıyla yoksul olan erkeğin kederinin talihsiz ortağı ise, ev diye adlandırdığı sefil ve derme çatma yerin içine sıkışıp kalır, ve kendini bu zavallı adamın eşi yapan ahmaklığa kötü kötü lanet eder.Ancak onların birbirlerinden ayrılmalarının hiçbir yolu yoktur.

"Hoş geldin Ya Şehr-i Kapitalizm" Ece Temelkuran

.“ALO?”
“Buyrun”
“Ec’anım TRT’den arıyoruz biz.”
“Buyrun?”
“Ramazan akşamları iftar saatinde yayınlanmak üzere beşer dakikalık spot programlar çekiyoruz. Acaba sizinle de bir ramazan programı çekebilir miyiz?”
“...”
“Ec’anım?!”
“Dalga mı geçiyorsunuz?”
“Yoo... Son derece ciddiyiz.”
“Şaka filan mı bu?”
“Yo, gerçekten değil.”
“...”
“...”

Karşılıklı kahkahalar arasında randevulaşma...

Referandumda Cemaatler Ne Diyecek?

Türkiye’deki cemaatler referandumda nasıl oy kullanacak? İşte evet ve hayırcılar...
Newsweek Türkiye’den Adem Demir, Türkiye’deki cemaatlerin referandumda muhtemel eğilimlerini değerlendirdi.

Anayasa değişikliklerinin oylanacağı 12 Eylül referandumu için geri sayım sürerken, bugüne kadar birçok kişi ve kurum oylarının rengini açıkladı. Ama dini grupların sessizliği dikkat çekiyor. Nurcular’ın en güçlü kolu olan Gülen Hareketi’nin lideri Fethullah Gülen, “İmkân olsa mezardakileri kaldırıp ‘Evet’ oyu kullandırmak lazım” diyerek tercihini belli etmişti.
Peki diğerlerinin oylarının rengi ne olacak? Newsweek Türkiye’nin son sayısında Adem Demir, bu konuyu ele aldı…

JOHN FANTE

"Bukowski'nin minnet borçlu olduğu şahıs"
John Fante, Bukowski'nin edepli hali gibidir aslında...


John Fante, Bukowski'nin en sevdiği adamdır. Bukowski'yi keşfeden, sonrasında da Bukowski'nin O'nu keşfettiği adam. Özellikle hayatının son yıllarını pek iyi geçirmemiştir Fante. Şeker hastalığı yüzünden gözleri gitgide karanlığa alıştığında ve iki bacağı da kesildiği zaman karısı ve Buk yanında olmuştur.

İlk kez "Toza Sor" ile keşfettim O'nu. Sonra da diğer kitapları çıktıkça aldım okudum, aynen Bukowski'de olduğu gibi. Bu konuda hiç eksiğim yok. Okudukça mutlu oldum, her defasında da "bir tek ben değilmişim be" diyip durdum.
Kitaplar Parantez Yayınları'ndan çıktı ve kitapları tercüme eden elbetteki Avi Pardo.
"Toza Sor" dışında okuduğum diğer John Fante kitapları :
- Hayat Dolu
- Üzümün Kardeşliği
- Bunker Tepesi Düşleri
- Gençliğin Şarabı
- Bahara Kadar Bekle, Bandini
- 1933 Berbat Bir Yıldı
- Roma'nın Batısı
- Los Angeles Yolu
- Büyük Açlık

İnsanlar bana hep "eyvallah siteyi yapmışsın, üstelik Bukowski ile beraber Fante'ye de adadığını söylüyorsun, iyi ama neden Fante yok?" diyip duruyorlar. Herkese tek tek cevap veriyorum. En sonunda bir şeyler yazmaya karar verdim. Yani yok, çünkü o adamı kalbimden başka nereye yerleştireceğimi, içimdekileri nasıl anlatacağımı bilemedim.

17 agustos deprem belgeseli- Can Dündar

17 Agustos 1999… 17 Agustos Golcuk depremiyle ilgili bir belgesel…
UNUTMAK FELAKETTİR...

Caz (Jazz) Tarihi

Caz (Jazz) müziği her ne kadar 1880' lerde New Orleans'ta gelişmeye başladıysa da aslen kökeni Afrika' dır. Sömürgenin yaygın olduğu dönemlerde Amerika'ya getirilen siyahlar buraya kendi kültürel müziklerini de getirmişlerdir. Burada köle olarak çalışırken tarlalarda söyledikleri şarkılar cazın temeli olmuş ve 1920'lerin başında New York, Los Angeles ve Chicago'da yapılan kayıtlarla son şeklini aldı. O zamanlar birçok değişik akım cazın ortaya çıkışında yol gösterici olmuştur. Bunlardan biri melodilerin ve akorların eşliğinde simgesel olarak özgürlüğe kavuşma çabalarıydı. Bu akım bugün doğaçlama olarak tanımladığımız olaya liderlik etmiştir. Bir diğeri ise, siyahi Amerikalıların yarattığı blues ve ragtime gibi müzik türleriydi. Caz müziğinin neden ve nasıl Amerika'da ortaya çıktığını ve bu kadar farklı türde müziğin nasıl biraraya geldiğini anlayabilmek için, Afrikalıların kölelik Amerika'sındaki yaşamlarına göz atmamız gerekir. Afrikalı köleler Amerika'ya getirildikleri zaman yanlarına müzik aletlerini almalarına izin verilmemişti. Ama onlar müzikal zevklerini ve geleneklerini yanlarına almışlardı. Afrikalıların yüzyıllar önce yaptığı bu hareket, Avrupa müziğinin neden Afrika kökenli Amerikalılar tarafından çalındığında daha farklı duyulduğunu biraz da olsa anlamamıza yardımcı olabilir. Örneğin bazı köleler Avrupa kökenli kilise müziklerini, yöresel müzikleri ve dans müziklerini kendi müzik zevk ve geleneklerine uyacak şekilde değiştirdiler. Onların çocukları da atalarının müzikteki bu davalarının peşinden gittiler. Böylelikle bu müziksel tercih nesilden nesile devam etti.

Sömürü ve onur/Ahmet İnsel

Kapitalist sistemde sömürü iki biçimde gerçekleşir. Birincisi, kapitalizme özgüdür. Sermaye ve emek arasındaki yapısal eşitsizlikten kaynaklanır. Sermaye birikiminin esas kaynağıdır. İşverenin, ücretli olarak istihdam edilenlere ‘hakkı olan’ ücreti verip, onlardan bu ücretin çok daha üzerinde bir değer elde etmesiyle ortaya çıkar. Hak edilen ücret, yasalar, emeğin niteliği ve emek piyasasının durumuyla belirlenmiş olan ücrettir. Bu sömürü kapitalist sisteme içkindir.

Bireysel davranışlarla ortadan kalkmaz.

Bir de, ücretliye hak ettiğini vermeyerek yapılan sömürü vardır. Alması gereken ücreti vermeden işçiyi kapı dışına koymak gibi vahşi yöntemler bunun uç noktasıdır. Daha medeni görünümlü olanı, asgari ücretin altında saat ücreti ödemektir. Yasal çalışma süresinden daha çok çalıştırıp fazla mesai ödememektir. Sosyal güvenlikten, iş güvenliğinden, iş güvencesinden, toplu sözleşme hakkından, sendikal korumadan yoksun çalıştırmaktır... Aslında ücretini ödememek gibi vahşi ama işveren açısından genellikle ahlaki bir sorun yaratmayan kayıt dışı istihdam bu ikinci sömürü yönteminin aracıdır.

Kanlı Pazar - İZLE

Yönetmen : Paul Greengrass Senaryo : Paul Greengrass, Don Mullan
Oyuncular : James Nesbitt, Tim Pigott-Smith, Gerard McSorley, Kathy Keira Clarke, Gerard Crossan
Filmin Türü : Drama
Orijinal Adı : Bloody Sunday
Yapımcı Firma : Granada Television [uk]
Yapım Yılı : 2002
Yapım Ülkesi : İngiltere/İrlanda
Orijinal Dili : İngilizce
Filmin Süresi : 107 dakika
Kanlı Pazar Filminin Konusu
30 Ocak 1972 yılında İrlanda’nın Derry kentinde yapılan insan hakları yürüyüşü sırasında İngiliz paraşütçüler tarafından üzerlerine ateş açılan 14 sivil ölmüş ve olay tarihe Kanlı Pazar olarak geçmişti. “Bloody Sunday” bu olayları konu alan belgesel nitelikli bir drama filmi.

Patronlar Süzme Orospu Çocuğu/Tozasor

“Patronlar, Mesai Saatleri, Mor Duvarlar, Süzme Orospu Çocuğu”

çalışma saatleri
sömürüye açık
ve her zaman açık olacak
14 saatin sonunda
mor duvarlarla kaplı odana gelirsin
ve yapacak hiçbir şey yoktur
çünkü harcanmışsındır
bozuk paralar gibi,
oturamazsın
uyuyamazsın
yemek yiyemezsin
hatta işeyemezsin
sadece düşünceden yoksun kafan
yastığın üstündedir artık ve
daha harikulade günleri düşlersin
daha güzel günleri hayal edersin
asla gelmeyen ve
gelmesi zor olan günleri

VAHŞETİN ÇAĞRISI- JACK LONDON

Bir Adamın Sevgisi Uğruna


John Thornton'ın ayağı geçen Aralık ayında donduğunda arkadaşları ona rahat bir yer hazırlayıp iyileşmesi için bırakmış, kendileri de Dawson'a gitmek için bir sal yapmak üzere ağaç kesmeye, nehrin yukarısına doğru gitmişti. Thornton Buck'ı kurtardığı sırada hâlâ hafifçe topallıyordu, ama havalar ısındıkça hafif topallaması bile geçti. Ve Buck oracıkta, nehir kıyısında uzun ilkbahar günleri boyunca yatarak, akan suyu izleyerek, tembelce kuşların cıvıltılarını ve doğanın mırıltılarım dinleyerek, yavaş yavaş yeniden kuvvetini kazandı.
Üç bin mil gittikten sonra dinlenmek ona çok iyi gelmişti ve doğrusunu söylemek gerekirse, yaraları kapanır, kaslan şişer ve kemikleri yeniden etlerle kaplanmaya başlarken, Buck tembelce yayılmaktan başka hiçbir şey yapmadı. Aslında hepsi -Buck, John Thornton, Skeet ile Nig- kendilerini Dawson'a taşıyacak olan salın gelmesini beklerken aylaklık ediyorlardı. Skeet, Buckla hemen arkadaş olan bir irlanda seteriydi. Buck ölmek üzereyken Skeet'in ilk yaklaşımlarını geri çevirememişti. Skeet'te bazı köpeklerde olan doktorluk becerisi vardı ve tıpkı yavrularını yıkayan bir anne kedi gibi, o da Buck'ın yaralarını yaladı ve temizledi. Düzenli olarak her sabah Buck kahvaltısını bitirdikten sonra kendine vazife edindiği işini yapıyordu; öyle ki, bir süre sonra tıpkı Skeet'in Thornton'ın yaptığı yardımları araması gibi, Buck da onunkileri istekle beklemeye başlamıştı. Aynı derecede dost canlısı olan, ama bunu daha az gösteren Nig ise kocaman siyah bir köpekti, birinin koku alma duyusu çok iyi olan, diğerinin vücudu iri olan iki farklı tazı cinsinin bir karışımıydı. Gözlerinin içi gülüyordu ve son derece iyi huylu bir köpekti.

Elektrik dağıtımı özelleşti; acısını halk çekecek...

Türkiye'nin en büyük elektrik dağıtım bölgesi Boğaziçi Elektrik'in özelleştirme ihalesinde devler yarıştı. Açık artırmada hiçbir firma teklif vermeyince ihaleyi İş-Kaya-MMEKA 2.99 milyar dolarlık teklifiyle kazandı. Gediz Elektrik Dağıtım'ın özelleştirilmesi ihalesini Boğaziçi Elektrik'i de alan İş-Kaya-MMEKA kazandı. Grubun teklifi 1 milyar 920 milyon dolar oldu. Kazancı-Karamehmet ortaklığının iki ihaledeki toplam teklifi 5 milyar doları buldu. Uzmanlar uyarıyor: Bu rakamların acısını abone çekecek
 Türkiye'nin en büyük elektrik dağıtım bölgesi olan Boğaziçi Elektrik Dağıtım'ın özelleştirmesi yapıldı. 10 grubun teklif verdiği ihalede elemesiz turda en yüksek teklif 1.01 milyar dolar oldu; elemeli turlara geçildi. 1. elemeli turda tutar 2 milyar 90 milyon dolara çıktı ve KCETAS-Ayen OGG elendi.
İkinci elemeli turda teklif 2 milyar 405 milyon dolara çıktı ve Enerjisa ihale dışı kaldı. Üçüncü elemeli turda tekli 2 milyar 725 milyon dolara ulaştı, Limak İnşaat elendi. İhalede dördüncü elemeli turda tutar 2 milyar 895 milyon dolara çıktı ve IC İçtaş İnşaat elendi. İhalede son elemeli turda Kolin İnşaat elendi. Kalan beş firmayla açık artırma 2 milyar 980 milyon dolardan başladı.

ABD'de sosyalizme dair 9 mit

Glenn Beck ve diğer aşırı sağcı multi-milyonerler, ABD'nin sosyalizme giden yolda olduğunu iddia ediyor.
İddialarının bir kısmı, Birleşik Devletler'in çalışanlarsına ve yoksullarına karşı diğer ülkelerden daha cömert ve destekleyici olduğu. İnsanlar bunun öyle olmasını dilerdi, ama değil.
Senatör Patrick Moynihan'ın dediği gibi "Herkesin kendi görüş hakkı vardır, ama kendi gerçeği hakkı yoktur."
Gerçek şu ki, ABD çalışanlarımıza ve yoksul insanlarımıza karşı diğer ülkelere göre gerçekten o kadar da cömert değil.
ABD'yi, OECD'nin (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) oluşturulmasında kendisine katılan 30 ülkeyle karşılaştırmalı olarak inceleyelim. Bu 30 ülke Kanada'yı ve ABD'yle en kıyaslanabilir Avrupa ülkelerini içeriyor, ama aynı zamanda Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, Macaristan, Kore, Meksika, Polonya, Slovakya ve Türkiye gibi mücadele içinde olan ülkeler de bunlara dahil.
Bu 30 ülkenin ABD ile karşılaştırılmasına baktığınızda, ABD'nin sosyalizme doğru alabildiğine gittiğine dair palavra mitler aniden yok olur. Aşağıda direnemeyen mitlerden bazı örnekler var:

''EVET'' için herşey mübahtır...

Mehmet Kırkıncı Hocaefendi: Referandumda 'evet' demek insanî ve vicdanî bir borçtur dedi.

12 Eylül'de referanduma sunulacak anayasa değişikliğine, Erzurum'un manevi dinamiklerinden Mehmet Kırkıncı Hocaefendi'den de destek geldi.

"Hürriyete giden her adıma, bu millet daima 'evet' demiştir." diyen Kırkıncı, cumhurbaşkanını halkın seçmesi için yapılan referandumda olduğu gibi milletin bir kez daha demokrasi karşıtlarına ders vereceğini düşünüyor. 'Evet' demenin insani, İslami ve vicdani bir borç olduğunu vurgulayan Kırkıncı, Bediüzzaman Said Nursi'nin 'necip millet' diye tanımladığı Türk halkının sandık başında vicdanının sesine kulak vererek sağduyu ile hareket edeceğine inanıyor: "Referanduma siyasi mülahaza ile yaklaşmak doğru değil. Anayasa Mahkemesi paketi inceledi, ekseriyet itibarıyla reddetmedi ve kabul etti. Son sözü millete bıraktı. Şimdi bu kadar merhalelerden geçerek önümüze gelen yasa değişikliğine siyasi yaklaşarak kafaları karıştırmayı doğru bulmuyorum."

Vahşetin Çağrısı-5 Jack London

Kızak Çekmenin Zorluğu


Dawson'dan ayrıldıktan otuz gün sonra Salt Water Postası, Buck ve arkadaşlarının önderliğinde Skagway'e vardı. Perişan haldeydiler, çok yorulmuş, bitip tükenmişlerdi. Buck yetmiş kilodan elli yedi kiloya düşmüştü. Arkadaşları daha hafif olmalarına rağmen ona oranla daha fazla kilo kaybetmişlerdi. Hep hasta numarası yapan Pike sahtekâr zamanlarında sık sık başarıyla ayağı yaralanmış numarasını yaparken, şimdi gerçekten topallıyordu. Sol-leks de topallıyordu ve Dub'ın kürek kemiği burkulmuştu.

Hepsinin ayakları korkunç derecede şişmişti. Ayaklarında hiçbir yaylanma, sıçrama gücü kalmamıştı. Ayakları yere ağır ağır basıyor, vücutlarını sarsıyor, günün yol yorgunluğunu iki katına çıkarıyordu. Ölümüne yorgun olmaları dışında bir sorunları yoktu. Bu ölümüne yorgunluk da kısa süreli zorlanmadan gelen ve birkaç saat dinlenmekle geçirilecek türde değildi; bu aylardır kızak çekmekten, kuvvetlerinin yavaşça ve uzun süredir tükenmesinden gelen bir yorgunluktu. Takatleri, kullanacakları yedek güçleri kalmamıştı. Hepsini, en ufak kırıntısını bile kullanmışlardı. Her kas, her lif, her hücre ölümüne yorgundu. Bunun da sebebi vardı. Beş aydan kısa bir süre içinde iki bin beş yüz mil yol gitmişlerdi, bunun son bin sekiz yüz milinde ise sadece beş günlük mola vermişlerdi. Skagway'e vardıklarında bacakları neredeyse tutmuyordu. Koşumları güçlükle gergin tutabiliyor, yokuş aşağı indikleri yerlerde kızağın önünden zar zor kaçabiliyorlardı. Skagway'in ana caddesinden aşağıya yalpalayarak giderlerken sürücü onları, "Çekmeye devam zavallı şiş ayaklılar," diye cesaretlendirmeye çalışıyordu.

DELİ DELİ OLMA - İZLE

Yapım:2008 ~ Türkiye
Tür:Dram, Komedi
Yönetmen:Murat Saraçoğlu
Senaryo:Hazel Sevim Ünsal
Yapımcı:Tolga Aydın
Görüntü Yönetmeni:Mustafa Kuşcu
Müzik:Mehmet Erdem, Özgür Akgül
“93 Harbi” sonrasında Çar’ın Rusya’da yaşamasını istemediği Malakan kavminin bir kısmı Kars’a göçe zorlanır. Göç edenler arasında Mişka’nın (Tarık Akan) ailesi de vardır. Filmde Mişka 70’li yaşlardadır. Bir zamanlar köyün değirmenini işleten Mişka, modern makineler çıktıktan sonra, işini yapamamış ve maddi sıkıntıya düşmüştür. Köyün huysuz ihtiyarı Popuç (Şerif Sezer), Mişka’dan nefret eder ve köyde yaşamasını istemez. Köylüler bir zarar görmedikleri hatta sevdikleri kendi halinde, barışçı, yardımsever Mişka ile Popuç arasında kalmışlardır. Popuç, oğlu Şemistan (Levent Tülek), gelini Figan (Zuhal Topal) ve üç torunuyla yaşar. Torunlarından en küçüğü Alma dik başlı, sevecen bir kızdır ve doğuştan iyi bir müzik kulağına sahiptir. Alma’nın öğretmeni Metin, Alma’daki yeteneği fark etmiştir ve kesinlikle değerlendirilmesi gerektiğini düşünür. Alma ve Mişka arasında sıcacık bir dostluk vardır. Metin öğretmenin uğraşları sonucunda Alma konservatuar sınavlarına girer.