Toplumun kürt algısında genel olarak bu iki görüşün egemen olduğu söylenebilir.Birinci grupta yer alan kürt modeli kimi zaman kentli-orta sınıf veya kentli burjuva olarak karşımıza çıkabilir.Yahut devletine bağlı bir bürokrat olarak göze çarpar.Bu iyi Kürt modelindeki insana göre devlet baba iyidir,fakat kürt de iyidir hatta ‘’Kürtlüğünden gurur duyulur falan ama Kürtlerin hepsini kötü göstermek yanlıştır.’’Yine bu Kürt modelinde Kürtçe müzik falan dinlenir , esprilerde , şakalaşmalarda günlük kullanımda bir iki Kürtçe kelime araya sıkıştırılır.Fakat bu Kürtçenin bir anadil olduğu ve bir anadile gösterilmesi gerek özenin-saygının Kürtçeye de gösterilmesi gerektiği bu Kürt modelinde pek de önemsenmez , hatırlanmaz ,bilin(e)mez.Çünkü bu Kürt modelinde Kürt olmak folkroik bir zenginlik, farklılıktan öteye geçemez.
kürt sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürt sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toplumun Kürt Algısı: Folklorik-İyi Kürtler ve Politik-Kötü Kürtler
Toplumun kürt algısında genel olarak bu iki görüşün egemen olduğu söylenebilir.Birinci grupta yer alan kürt modeli kimi zaman kentli-orta sınıf veya kentli burjuva olarak karşımıza çıkabilir.Yahut devletine bağlı bir bürokrat olarak göze çarpar.Bu iyi Kürt modelindeki insana göre devlet baba iyidir,fakat kürt de iyidir hatta ‘’Kürtlüğünden gurur duyulur falan ama Kürtlerin hepsini kötü göstermek yanlıştır.’’Yine bu Kürt modelinde Kürtçe müzik falan dinlenir , esprilerde , şakalaşmalarda günlük kullanımda bir iki Kürtçe kelime araya sıkıştırılır.Fakat bu Kürtçenin bir anadil olduğu ve bir anadile gösterilmesi gerek özenin-saygının Kürtçeye de gösterilmesi gerektiği bu Kürt modelinde pek de önemsenmez , hatırlanmaz ,bilin(e)mez.Çünkü bu Kürt modelinde Kürt olmak folkroik bir zenginlik, farklılıktan öteye geçemez.
Bu çığlıkları UNUTMAYIN!
Yıl, 14 Temmuz 1982. Yer, Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi. 12 Eylül askeri darbesinin işkence tezgahlarının kurulduğu yer. İnsan aklının alamayacağı denenmeyen işkence yöntemi bırakılmamıştı. "Öyle bir vahşetti ki yapılmayan bir türü kalmamıştı" diyor tanıklar. Amaç, cezaevindeki tutuklular şahsında "özgürlük mücadelesi"ni tasfiye etmek. Ama hesaplar 14 Temmuz günü altüst oluyor. Herkes duysun diye mahkeme salonu tercih ediliyor. Ve her şey M. Hayri Durmuş'un şu sözleriyle başlıyor: "Ben ölüm orucuna giriyorum bir sonraki mahkemede olmayacağım çünkü o zaman ölmüş olacağım."
Zulmün ve vahşetin kol gezdiği, her çeşit işkence yönteminin mübah görüldüğü Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi'nde ilk başkaldırı, 21 Mart 1982 günü PKK'nin öncü kadrolarından Mazlum Doğan'ın "Arkadaşlar bu vahşetin durdurulması ve soylu direniş ateşimizin halkımıza ve dağlarımızın doruklarına ulaşması için kan gerekiyor" sözlerinden sonra kendi bedenini ateşe vermesiyle başladı. 18 Mayıs 1982 tarihinde hafızalara "Dörtler" olarak kazınan Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner'in bulundukları hücrelerde yaşanan onur kırıcı muamelelere karşı bedenlerini ateşe vererek direniş daha da yükseltiliyor.

Amida'nın düşleri - Yusuf Nazım
İşte geldim sana Amida!
Yüreğimde, sınırsız bir kardeşlik
hasretinin şarkısını söyleyerek dayandım kapılarına. Sana olan dayanılmaz
özlemimi gidermeye geldim sonunda...
Yüreğimde, sınırsız bir kardeşlik
hasretinin şarkısını söyleyerek dayandım kapılarına. Sana olan dayanılmaz
özlemimi gidermeye geldim sonunda...
Şimdi, kaybettiğim düşlerimi arıyorum sende. Bizi ortak bir
hayata bağlayan düşlerimizi. Bereketli topraklarında yüzyıllardır onulmaz
cefalarla korkusuzca büyüttüğün, uğruna nice bedeller ödediğin, bir büyük
insanlık hayaliyle bu yeryüzü cennetine sayısız hayatlar bağışladığın düşlerini
arıyorum senin Amida.
Sur diplerinde çocuklar, telaş içinde koşuyorlar, yorgun
suretlerini yüzlerinde ağır bir dünya yükü gibi taşıyarak. Biliyorum, siftahsız
gitmemek evlerine biricik hayalleri. Büyümüş de sanki küçülmüş figürleri gibi bu
hayatın; öylesine sessiz, öylesine masum. Bakışları, sanki hayal içinde hayal
satıyorlar. Taş kaldırımlara uzuyor gölgeleri sere serpe.
Bilmiyorlar, niye yavuklu gibi onlara mesken oluyor dağlar.
Niye durduk yerde kaçakçıya, eşkıyaya çıkıyor adları. Niye düğün dernek yerine,
ölüm haberleri yer alıyor manşetlerde gençlerin.
Ahh, Amida! Bunlar senin çocukların mı yoksa? Gülüşleri
eksik, yürekleri ince.. Yolcuyum bu diyarda, keşke biraz
daha kalabilsem sende Amida. Keşke biraz daha bilsem seni, biraz daha tanısam,
biraz daha anlasam; hani o duvar diplerinde çocukları, yürekleri yangın yeri
kadınları; dertleri çok, dermanı yok, düşleri yarım kalmış genç kızları…
Amida’nın düşlerini arıyorum; ıssız
sokaklarında, bazalt taşlarıyla döşenmiş eski kaldırımlarında, birbirine
büzülerek sokulmuş, korkuyla nefes alır gibi gecekondularında…
Çözüm Ararken Kürtleri Anlamak…- Mustafa Sönmez
Gündemin ilk sırasında yine Kürt sorunu ve “çözüm” için çabalar var. CHP’li iki milletvekilinin , komisyonlar kurulması için Meclis Başkanı Çiçek’e öneri vermeleri ile başlayan süreç RTE ile Kılıçdaroğlu’nun buluşması ile ilerledi ve “çözüm” konusunda iyi niyet ifadelerinin ardından, RTE, CHP’ye, “MHP’yi ikna edin, olmazsa biz bir araya gelebiliriz” diyerek kapıyı araladı. MHP için, “Kürt sorunu” diye bir şey zaten yok ve bunu bir sorun olarak niteleyenler zaten hıyanet içinde. Dolayısıyla, MHP, bu bahiste el freni.
Konu “çözüm” olunca, “Hangi çözüm ?” sorusunu tartışmaya geçemeden adımlar ikişer üçer atlanıyor, akla ilk gelen “reformlar” üstünden tartışmaların dehlizlerine dalınıyor. Kürt siyasetinin aslarından Leyla Zana’nın, “Bu sorunu çözse çözse Erdoğan çözer” kerametinde bulunması, Kürt mahallesini iyice karıştırdı. Bunca yılı bulan, Kürt halkının kendi gücüyle, binlerce cana mal olan mücadele ile kazanımlarından hiç dem vurmadan, RTE’ye bahşedilen bu keramet de neyin nesi, diye açık ya da örtük eleştiriler geldi Zana’ya…
Çözüm, çözüm…Hangi çözüm ? Sorunu doğru tanımlamada, beklentileri doğru okumada mutabakat var mı? Çözüm diye ortaya konan şey Kürtçeyi seçmeli dersler arasına almak mı? Demeçlerden anlıyoruz ki, Kürtçe, seçmeli ders olarak, yeni eğitim sisteminin ikinci dörtlük diliminde haftada iki saat , “yaşayan diller ve lehçeler” adı altında verilecekmiş. Ama bunun için en az 10-12 kişilik talep gelmesi de gerekiyormuş. Anadilde eğitim mi istiyordunuz , alın size anadil!..Anadiline, yabancı dil muamelesi yapılması hangi Kürdü isyan ettirmez? Daha 18-20 yaşında kendini dağa vurmuş, insanlık dışı şartlarda yaşamayı öğrenmiş, ölmeyi, öldürmeyi göze almış bir Kürt gencine “çözümünüz bulundu, Kürtçe artık seçmeli ders” müjdesini verdiğinizde, “çözüm”ü sunmuş ve silahı bırakmaya ikna etmiş mi olacaksınız ? Kargalar bile güler buna…
Konu “çözüm” olunca, “Hangi çözüm ?” sorusunu tartışmaya geçemeden adımlar ikişer üçer atlanıyor, akla ilk gelen “reformlar” üstünden tartışmaların dehlizlerine dalınıyor. Kürt siyasetinin aslarından Leyla Zana’nın, “Bu sorunu çözse çözse Erdoğan çözer” kerametinde bulunması, Kürt mahallesini iyice karıştırdı. Bunca yılı bulan, Kürt halkının kendi gücüyle, binlerce cana mal olan mücadele ile kazanımlarından hiç dem vurmadan, RTE’ye bahşedilen bu keramet de neyin nesi, diye açık ya da örtük eleştiriler geldi Zana’ya…Çözüm, çözüm…Hangi çözüm ? Sorunu doğru tanımlamada, beklentileri doğru okumada mutabakat var mı? Çözüm diye ortaya konan şey Kürtçeyi seçmeli dersler arasına almak mı? Demeçlerden anlıyoruz ki, Kürtçe, seçmeli ders olarak, yeni eğitim sisteminin ikinci dörtlük diliminde haftada iki saat , “yaşayan diller ve lehçeler” adı altında verilecekmiş. Ama bunun için en az 10-12 kişilik talep gelmesi de gerekiyormuş. Anadilde eğitim mi istiyordunuz , alın size anadil!..Anadiline, yabancı dil muamelesi yapılması hangi Kürdü isyan ettirmez? Daha 18-20 yaşında kendini dağa vurmuş, insanlık dışı şartlarda yaşamayı öğrenmiş, ölmeyi, öldürmeyi göze almış bir Kürt gencine “çözümünüz bulundu, Kürtçe artık seçmeli ders” müjdesini verdiğinizde, “çözüm”ü sunmuş ve silahı bırakmaya ikna etmiş mi olacaksınız ? Kargalar bile güler buna…
Psikiyatrislerden Uludere raporu
Türkiye Psikiyatri Derneği, Uludere katliamı sonrası Roboski (Ortasu)
ve Bêjû (Gülyazı) köylerindeki psikososyal gereksinimlerle ilgili bir
rapor hazırladı. Köylülerin anlattıkları katliamın yarattığı travmayı ve
devletin bölgeye bakışını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor
Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) Uludere katliamının psikososyal etkilerini ve gereksinimleri saptayan bir rapor yayımladı. “Roboski (Ortasu) Ve Bêjû (Gülyazı) Köylerinde Roboski Katliamı Sonrası Psikososyal Gereksinim Belirleme Raporu” başlıklı çalışma, köylerde olayın tanıklarıyla ve ölenlerin yakınlarıyla görüşülerek hazırlandı.
Uçak sesinde irkiliyorlar, okula gitmek istemiyorlar, uyuyamıyorlar
Raporu hazırlayan hekimlerin Roboski muhtarının evinde yakınlarını kaybeden kişilerle yapılan görüşmede, çocukların okula gitmek istemediğini, arkadaşlarını düşündüğünü, herkesin korktuğunu, uçak sesi duyunca çocukların irkildiğini söylediler. Yüzlerinin gülmediğini, çocukların bile durumu anladığını, ölümü gördüğünü, sinirli olduklarını ve korktuklarını ifade ettiler. Kimsenin doğru düzgün uyuyamadığını, hep bu konuyu konuştuklarını, televizyonda sürekli kendileriyle ilgili konuyu izlediklerini, köye birçok başka grupların geldiğini, seslerini gelenlere duyurmaya çalıştıklarını, devletten aldıkları desteğin çok yetersiz olduğunu, askerlerin getirdiği yardım ve erzakları istemediklerini, istediklerinin özür ve suçluların bulunması olduğunu belirttiler. Kızgın ve umutsuz olduklarını, kendilerini itilmiş ve değersiz hissetlerini söylediler.
Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) Uludere katliamının psikososyal etkilerini ve gereksinimleri saptayan bir rapor yayımladı. “Roboski (Ortasu) Ve Bêjû (Gülyazı) Köylerinde Roboski Katliamı Sonrası Psikososyal Gereksinim Belirleme Raporu” başlıklı çalışma, köylerde olayın tanıklarıyla ve ölenlerin yakınlarıyla görüşülerek hazırlandı.
Uçak sesinde irkiliyorlar, okula gitmek istemiyorlar, uyuyamıyorlar
Raporu hazırlayan hekimlerin Roboski muhtarının evinde yakınlarını kaybeden kişilerle yapılan görüşmede, çocukların okula gitmek istemediğini, arkadaşlarını düşündüğünü, herkesin korktuğunu, uçak sesi duyunca çocukların irkildiğini söylediler. Yüzlerinin gülmediğini, çocukların bile durumu anladığını, ölümü gördüğünü, sinirli olduklarını ve korktuklarını ifade ettiler. Kimsenin doğru düzgün uyuyamadığını, hep bu konuyu konuştuklarını, televizyonda sürekli kendileriyle ilgili konuyu izlediklerini, köye birçok başka grupların geldiğini, seslerini gelenlere duyurmaya çalıştıklarını, devletten aldıkları desteğin çok yetersiz olduğunu, askerlerin getirdiği yardım ve erzakları istemediklerini, istediklerinin özür ve suçluların bulunması olduğunu belirttiler. Kızgın ve umutsuz olduklarını, kendilerini itilmiş ve değersiz hissetlerini söylediler.
Fuller'in Kürt sorunu: İslam çözer...

CIA Türkiye masası eski şefi Graham Fuller’in, Henri Barkey ile beraber yazdığı “Türkiye’nin Kürt Meselesi” isimli kitabı Türkçe’ye çevrildi. Fuller, bugüne devrolunan sorunda, “Kürtlerin solculuğu”nun önemli olduğunu iddia ederken, sorunu İslam'ın çözeceğini savunuyor.
Graham Fuller ve Henri Barkey tarafıdan yazılan “Türkiye’nin Kürt Meselesi” isimli kitap, Profil yayınevi tarafından Türkçe olarak yayımlandı. Fuller, Türkiyeli okur açısından tanıdık bir isim. Bu tanınmışlık, yalnızca Fuller’in daha önce yazdığı kitapların “olay” olmasından kaynaklanmıyor; Fuller aynı zamanda CIA’da uzun yıllar görev yapmış ve Türkiye’yi yakından tanıyan bir isim. Henri Barkey ise, ABD’li bir think-tank olan Carnegie Endowment For International Peace’te ismini duyurmuş birisi. İstanbul’da doğup büyüyen Barkey, 1998-2000 yılları arasında Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın Politika Planlama Bölümü'nde Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs, Irak ve istihbarat alanlarında direkt dışişleri bakanına bağlı çalışmıştı. Kitabın önsözünü yazan kişi de yine tanıdık bir isim: 1989-1991 yılları arasında ABD’nin Türkiye Büyükelçiği’ni yapmış olan ve Cumhuriyetçilere yakınlığı ile bilinen Morton Abramowitz. Türkiye’nin Kürt Meselesi kitabıyla ilgili ilginç bir ayrıntı, Fuller ve Barkey’in bunu aslında 1998 yılında yayımlamış olmaları. Bu konu önemli, çünkü kitabın yazılış tarihiyle bugünkü durum arasında kimi paralellikler var.
Fuller ve Barkey, kitaba yazdıkları önsözde amaçlarını açıklıyorlar:
“Bu çalışmayı hazırlamaktaki esas amacımız, Amerika’nın kilit bir müttefiki olarak Türkiye’nin gelecekteki istikrarının ve esenliğinin, ayrıca Türk yönetiminin Kürt sorununu tatmin edici biçimde ortadan kaldırma kabiliyetinin korunması gerektiğinin altını çizmektir.” (Sf. 11)
Kimlik siyaseti ile sınıf siyaseti nasıl birleşir? –Ferda Koç
Ezilen ulusun, ulusallıkla tanımlanan “kurtuluş süreci”
ile ezen ulusun devrimci sınıflarının politik gündemi ancak “devrimci durum”da
örtüşür. Bu örtüşme anına kadar, “ezen ulus şovenizmi” ile “ezilen ulus
milliyetçiliği” devrimci toplumsal güçleri birbirinden uzaklaştıran önemli bir
sübjektif karşıtlık olarak devreye girer
Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun seçimlerde sağladığı başarının yarattığı umut ve heyecanın tüm demokratik toplumsal muhalefet öznelerini ortak bir mücadele hattında buluşturacak bir momenti sağladığı varsayımı, Türkiye sosyalist hareketinin Blok dışında kalan kesimlerinin (Halkevleri, ÖDP, TKP) Kongre Hareketine (en azından ilk adımda) katılmamalarıyla pratikte yeterli karşılığı bulamadı.
Tabii ki bu pratik durum, Kongre Hareketi oluşturma önerisinin yanlışlığının bir kanıtı değil. Ancak bu somut durumu, Halkevleri, ÖDP ve TKP’nin “dar grupçulukları”, “sorunlardan kaçarak varlıklarını sürdürme güdüsüyle hareket etmeleri” gibi basmakalıp suçlamalarla anlamaya ve anlatmaya çalışmak da bir o kadar yanlış.
Kürt ulusal hareketinin, Kürt sorununun barışçı, demokratik ve onurlu çözümünü içeren bir “Türkiye siyasi alternatifi”nin gelişmesini istediğinden kuşku yok. Kürt siyasi hareketinin de içinde yer aldığı böylesi bir cephenin oluşturulması için, hareketin politik potansiyelini seferber etmeye istekli olduğu görülüyor.
Buna karşılık Türkiye sosyalist hareketinin Kongre dışı kesiminin Kürt halkının demokratik taleplerine destek olmak ve yüz yüze olduğu saldırganlığa karşı etkin bir dayanışma gösterme isteğinde olduğu da gerçeğin diğer yüzünde yer alıyor.
Peki öyleyse, Türkiye sosyalist hareketi ile Kürt ulusal hareketi bu karşılıklı çabaya rağmen neden “kavuşamıyorlar”?
Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun seçimlerde sağladığı başarının yarattığı umut ve heyecanın tüm demokratik toplumsal muhalefet öznelerini ortak bir mücadele hattında buluşturacak bir momenti sağladığı varsayımı, Türkiye sosyalist hareketinin Blok dışında kalan kesimlerinin (Halkevleri, ÖDP, TKP) Kongre Hareketine (en azından ilk adımda) katılmamalarıyla pratikte yeterli karşılığı bulamadı.
Tabii ki bu pratik durum, Kongre Hareketi oluşturma önerisinin yanlışlığının bir kanıtı değil. Ancak bu somut durumu, Halkevleri, ÖDP ve TKP’nin “dar grupçulukları”, “sorunlardan kaçarak varlıklarını sürdürme güdüsüyle hareket etmeleri” gibi basmakalıp suçlamalarla anlamaya ve anlatmaya çalışmak da bir o kadar yanlış.
Kürt ulusal hareketinin, Kürt sorununun barışçı, demokratik ve onurlu çözümünü içeren bir “Türkiye siyasi alternatifi”nin gelişmesini istediğinden kuşku yok. Kürt siyasi hareketinin de içinde yer aldığı böylesi bir cephenin oluşturulması için, hareketin politik potansiyelini seferber etmeye istekli olduğu görülüyor.
Buna karşılık Türkiye sosyalist hareketinin Kongre dışı kesiminin Kürt halkının demokratik taleplerine destek olmak ve yüz yüze olduğu saldırganlığa karşı etkin bir dayanışma gösterme isteğinde olduğu da gerçeğin diğer yüzünde yer alıyor.
Peki öyleyse, Türkiye sosyalist hareketi ile Kürt ulusal hareketi bu karşılıklı çabaya rağmen neden “kavuşamıyorlar”?
'Zorunlu göç ve neo liberalizm yoksullaştırdı'
Diyarbakır'da süren 'Mezopotamya Sosyal Forumu' kapsamında 'Dünyada ve Ortadoğu'da Yoksulluk' başlıklı oturumda zorunlu göç ve neo liberalizm politikalarının yoksulluğu arttırdığına dikkat çekildi.BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Sarmaşık Derneği’nden Selçuk Mızraklı, Batman Belediye Başkan Vekili Serhat Temel’in konuşmacı olarak katıldığı ‘Dünyada ve Ortadoğu’da Yoksulluk’ konulu panelde Selim Ölçer moderatörlüğünde yoksullukla mücadelenin yöntemleri masaya yatırıldı.
ZORUNLU GÖÇ İLE YOKSULLUK ARTTI
Seminerde konuşan Batman Belediye Başkan Vekili Serhat Temel, ciddi siyasi gelişmelerin ve olayların yaşandığı bir ortamda yoksullukla mücadele etmenin de zorlaştığını belirterek, “Aslında yaptığımız çalışmalarda yoksulluğun tam olarak anlaşılmadığını görüyoruz. Yoksulluk kapitalist modernitenin yarattığı bir hastalıktır. Yoksulluk etik ve ahlaki çerçevede tartışılması gereken bir meseledir. Dünyada her 4 kişiden birinin mutlak yoksul olduğu tescillenmiş bir bilgidir. 2008 yılında TUİK araştırmasında mutlak yoksulluk araştırmasında 10 milyon kişinin bu kapsamda olduğu anlaşılıyor. Yine Batman’da bağımsız bir derneğin yaptığı bir araştırma var. Elli yıl önce köy iken şu an 400 bin kişilik bir nüfusa sahiptir. Zorunlu göç ile birlikte kentin yoksulluğu daha da artmıştır. Yoksulluk da kentle aynı oranda büyüyor . yapılan araştırmada sahte yoksulluk gibi bir sorum da ortaya çıkıyor. Sahte iyilik halinde de bir çarpıtma söz konusu. Bütün araştırmalar yoksullukta sürekli bir artış olduğunu ortaya koyuyor” diye konuştu.
Konuşmasının devamında Temel, “Biz de bu durumu düzeltmek için neler yapabiliriz diye arayışa girdiğimizde birçok çalışma yapmak durumunda olduğumuzu gördük. Sarmaşık derneğinin bir deneyimi var ondan da yararlanıyoruz. Yoksulluğun ırkı ve cinsiyeti yok. Sorunun çözümüne dönük ise önümüzdeki iki yıl içinde 2 bin aileye ulaşmak gibi bir hedefimiz var. Temel çalışmamız ise sürdürülebilir bir çalışma olması şartıyla yürüyor” dedi.
ZORUNLU GÖÇ İLE YOKSULLUK ARTTI
Seminerde konuşan Batman Belediye Başkan Vekili Serhat Temel, ciddi siyasi gelişmelerin ve olayların yaşandığı bir ortamda yoksullukla mücadele etmenin de zorlaştığını belirterek, “Aslında yaptığımız çalışmalarda yoksulluğun tam olarak anlaşılmadığını görüyoruz. Yoksulluk kapitalist modernitenin yarattığı bir hastalıktır. Yoksulluk etik ve ahlaki çerçevede tartışılması gereken bir meseledir. Dünyada her 4 kişiden birinin mutlak yoksul olduğu tescillenmiş bir bilgidir. 2008 yılında TUİK araştırmasında mutlak yoksulluk araştırmasında 10 milyon kişinin bu kapsamda olduğu anlaşılıyor. Yine Batman’da bağımsız bir derneğin yaptığı bir araştırma var. Elli yıl önce köy iken şu an 400 bin kişilik bir nüfusa sahiptir. Zorunlu göç ile birlikte kentin yoksulluğu daha da artmıştır. Yoksulluk da kentle aynı oranda büyüyor . yapılan araştırmada sahte yoksulluk gibi bir sorum da ortaya çıkıyor. Sahte iyilik halinde de bir çarpıtma söz konusu. Bütün araştırmalar yoksullukta sürekli bir artış olduğunu ortaya koyuyor” diye konuştu.
Konuşmasının devamında Temel, “Biz de bu durumu düzeltmek için neler yapabiliriz diye arayışa girdiğimizde birçok çalışma yapmak durumunda olduğumuzu gördük. Sarmaşık derneğinin bir deneyimi var ondan da yararlanıyoruz. Yoksulluğun ırkı ve cinsiyeti yok. Sorunun çözümüne dönük ise önümüzdeki iki yıl içinde 2 bin aileye ulaşmak gibi bir hedefimiz var. Temel çalışmamız ise sürdürülebilir bir çalışma olması şartıyla yürüyor” dedi.
Büyük Usta Aram Tigran - DİNLE
Aram Tigran 15 ocak 1934'de Qamişlo'da doğdu. Annesi Diyarbakır Silvan babası Batman Sason'ludur ve Ermeni'dir. Osmanlı döneminde Ermeni katliamlarından kaçarak Qamişlo'ya göçerler.Babası köyde sağ kalan 15-20 kişiden birirdir. Annesinin ailesinden sağ kaln bir tek teyzesidir. Aram Tigran müziğe kaval çalan babasından esinlenerek başlar. 15 yaşında ut çalarak kendini geliştirir ve düğünlerde etkinliklerde dinleyicinin karşısına çıkar. Kürtçe, Ermenice, Arapça ve Türkçe müziğinde yaşam bulur. 1966'da Ermenistan'a giderek Erivan Radyo'sunda çalışmaya başlar. . Ünlü sanatçı hayatı boyunca 11 albüm çıkardı. Aram, 230'u Kirmancî, 150'si Arapça, 10'u Süryanice, 8'i Yunanca şarkı okudu. Ünlü sanatçı 2009 Nevruz kutlamaları için geldiği Diyarbakır'da rahatsızlandı, sanatçıya kaldırıldığı hastanede anjiyo yapılmıştı. 6 Ağustos 2009 tarihinde Yunanistan'da tedavi gördüğü hastanede beyin ölümü gerçekleşti ve 8 Ağustos 2009 tarihinde vefat etti.
‘’Kimliği, sanatçı kişiliği ile tam bir Kürdistanlı olan Aram Tigran, Ermeni asıllı olmasıyla da halklar arasında sanatıyla yıkılmaz köprülerin nasıl kurulacağını göstermiş bir şahsiyettir. Aram Tgran; davudi sesinden Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Arapça dillerinden akan stranları ile bu toprakların kültürel kimliğini canlı tutarak cenazesini doğduğu topraklara kabul etmeyen inkarcılara karşı duran bir halk sanatçısı olarak yaşadı.
‘’Kimliği, sanatçı kişiliği ile tam bir Kürdistanlı olan Aram Tigran, Ermeni asıllı olmasıyla da halklar arasında sanatıyla yıkılmaz köprülerin nasıl kurulacağını göstermiş bir şahsiyettir. Aram Tgran; davudi sesinden Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Arapça dillerinden akan stranları ile bu toprakların kültürel kimliğini canlı tutarak cenazesini doğduğu topraklara kabul etmeyen inkarcılara karşı duran bir halk sanatçısı olarak yaşadı.
Kafası Karışık Kürtler… - Mustafa Sönmez
BDP Grup Başkanı Selahhatin Demirtaş, 25 Temmuz tarihli Milliyet’te diyor ki, “Meseleyi doğru anlatamamak çok büyük eksiklik. En başta kendim olmak üzere bu işi doğru anlatmak için doğru argüman ve araçları kullanamıyoruz. Bu bizim büyük eksikliğimiz. Anlatamayınca, dinletemiyoruz. Sonra kaos çıkıyor.” Doğru söze ne denir? Kürt siyaseti kendini anlatamıyor. Neden, ifade sorunu mu, doğru iletişim araçlarına sahip olamamak mı? Değil. Ondan önce sorun, Kürt siyasetindeki kafa karışıklığından kaynaklanıyor.
A.Öcalan liderliğindeki PKK (Kürdistan İşçi Partisi), 1970’lerin sonlarında kurulurken Türkiye’den ayrılmış bir Kürt devleti ve sosyalist bir iktidar hedefliyordu. Dolayısıyla programı “Bağımsız devlet, sosyalist iktidar programı” idi. Zaman içinde bu hedeften vazgeçildi. Ayrılmak yerine, üniter devlet içinde Kürtlere özgürlükler tanınması ile sınırlı bir “Burjuva demokratik program” için mücadele verilir oldu. Bugün de geldiğimiz yerde, Kürt siyasetini temsil eden Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak birliği, bölünmezliği ve devlet egemenliğini tanıdığını ifade ediyor. Ama aynı zamanda Kürtlerin haklarının Türkiye’nin tamamını kapsayan bir demokratikleşme süreci içinde teslim edilmesini talep ediyor. Demokratik Özerklik (DÖ) modeli de, Türkiye’nin tüm diğer bölgelerinde de uygulanabilecek bir demokratikleşme modeli olarak öneriliyor…
A.Öcalan liderliğindeki PKK (Kürdistan İşçi Partisi), 1970’lerin sonlarında kurulurken Türkiye’den ayrılmış bir Kürt devleti ve sosyalist bir iktidar hedefliyordu. Dolayısıyla programı “Bağımsız devlet, sosyalist iktidar programı” idi. Zaman içinde bu hedeften vazgeçildi. Ayrılmak yerine, üniter devlet içinde Kürtlere özgürlükler tanınması ile sınırlı bir “Burjuva demokratik program” için mücadele verilir oldu. Bugün de geldiğimiz yerde, Kürt siyasetini temsil eden Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Türkiye Cumhuriyeti’nin toprak birliği, bölünmezliği ve devlet egemenliğini tanıdığını ifade ediyor. Ama aynı zamanda Kürtlerin haklarının Türkiye’nin tamamını kapsayan bir demokratikleşme süreci içinde teslim edilmesini talep ediyor. Demokratik Özerklik (DÖ) modeli de, Türkiye’nin tüm diğer bölgelerinde de uygulanabilecek bir demokratikleşme modeli olarak öneriliyor…
Çokdillilik ve ulusal marş -Doğan Barış Abbasoğlu
Güney Afrika'nın dünya şampiyonu ragbi milli takımının sembolü keseli antiloplardır. Bu yüzden milli takım daha ziyade keseli antilobun İngilizce karşılığı olan Springboks adıyla anılır.1940larda Apartheid rejiminin Güney Afrika'da kurumlaşmasından önce de Springboks'larda tek bir siyahi oyuncu dahi yoktu. Bu durum ağırlıklı olarak kurumlaşmış, yerleşik ayrımcılıkla beraber siyahların hemen hemen hiçbir dönem ragbiye fazla ilgi göstermemesinin bir sonucuydu.
Ragbi bir beyaz sporu olarak bilinir. Sadece Güney Afrika'da değil ragbinin popüler olduğu İngiltere'nin milli takımında da siyahi oyuncu sayısı azdır. Fransa milli takımı da Sebastian Chabal ve beyazlardan oluşur. (ragbi izleyenler ne demek istendiğini anlar, anlamayanlar gugıllayabilir kendisini).
1994 yılında Apartheid rejiminin yıkılmasının ardından Springboks da tartışmaların odağına yerleşti. Ragbiyi beyazlara ait gören, hatta Apartheid rejiminin sembollerinden biri olarak değerlendirenlerin sayısı o kadar çoktu ki Mandela idaresinin mutlaka bir şeyler yapması gerekiyordu.
Bu o kadar önemli bir konu haline geldi ki Afrika Ulusal Kongresi Güney Afrika'da ragbi sporunun ülkeyi etnik ve sınıfsal anlamda daha iyi temsil etmesi için önlemler alınmasını kararlaştırdı.
Kürt yangınında kıdem, badem… -Mustafa Sönmez
Yıllardır fırsatı kollanan bu hak gaspına şimdi fena halde niyet edilmiş durumda. Herkes Kürt yangınına bakarken kaş göz arasında kıdemi, badem yapabilirler… Tezgâh büyük. Bir geçirirlerse, çalışan-çalışmayan sınıf, bir çağ daha geriye düşer…
Yıllardır duyduğum o klişeyi tekrarlıyordu ekrandaki. Strateji uzmanıymış. “Kürtler başka, PKK başka” diyordu. Daha da iddialıydı. “Kandil var, İmralı var. BDP var… Bunlar sanmayın ki aynı telden çalanlar…” Ve sözü yine bildik nakarata getiriyordu: “Teröre göz açtırmamalı, terörü bitirmeden hiçbir demokratik adım atılmamalı…”
Hayatın bizzat kendisinin o kadar tekzip ettiği bir klişe ki bu… Ama benim oğlum bina okur döner döner aynısını okur… Aynı klişenin, aynı açmazın içine AKP de, hempaları da yeniden düştü. Ne diyor RTE: “Kürt sorunu yoktur, PKK sorunu vardır…” Bu lafı seçim öncesi de söylemişti, ama karşısına sandıktan daha da güçlenmiş bir Kürt siyaseti dikiliverdi. Nasıl anlayacaklar şu gerçeği; İmralı’daki Öcalan bu siyasetin lideri; Kandil, PKK bu siyasetin silahlı gücü; BDP, bu siyasetin düzlükteki sivil gücü, legal partisi; Kürt seçmen, bu siyasetin kitle desteği. Bu halkalar birbirine bağlı. Gerçek bu. Birini diğerinden koparma, diğerinden farklı davranmaya ikna boş çaba. Her stratejiyi, her politikayı bu gerçekliği kabullenerek yapmak durumundasınız.
Bu gerçekliği başta RTE hazmedemiyor. Sadece o mu? Daha niceleri bu gerçeği hazmedemiyor, bu gerçekle baş edemiyor ve sürekli yanlış teşhis, yanlışın etrafında dolanma ve yanlış tedavi ile yaraları büyüttükçe büyütüyorlar. İşte yine kan, yine etnik kutuplaşma, yine kardeş kavgasının eşiği…
Yıllardır duyduğum o klişeyi tekrarlıyordu ekrandaki. Strateji uzmanıymış. “Kürtler başka, PKK başka” diyordu. Daha da iddialıydı. “Kandil var, İmralı var. BDP var… Bunlar sanmayın ki aynı telden çalanlar…” Ve sözü yine bildik nakarata getiriyordu: “Teröre göz açtırmamalı, terörü bitirmeden hiçbir demokratik adım atılmamalı…”
Hayatın bizzat kendisinin o kadar tekzip ettiği bir klişe ki bu… Ama benim oğlum bina okur döner döner aynısını okur… Aynı klişenin, aynı açmazın içine AKP de, hempaları da yeniden düştü. Ne diyor RTE: “Kürt sorunu yoktur, PKK sorunu vardır…” Bu lafı seçim öncesi de söylemişti, ama karşısına sandıktan daha da güçlenmiş bir Kürt siyaseti dikiliverdi. Nasıl anlayacaklar şu gerçeği; İmralı’daki Öcalan bu siyasetin lideri; Kandil, PKK bu siyasetin silahlı gücü; BDP, bu siyasetin düzlükteki sivil gücü, legal partisi; Kürt seçmen, bu siyasetin kitle desteği. Bu halkalar birbirine bağlı. Gerçek bu. Birini diğerinden koparma, diğerinden farklı davranmaya ikna boş çaba. Her stratejiyi, her politikayı bu gerçekliği kabullenerek yapmak durumundasınız.
Bu gerçekliği başta RTE hazmedemiyor. Sadece o mu? Daha niceleri bu gerçeği hazmedemiyor, bu gerçekle baş edemiyor ve sürekli yanlış teşhis, yanlışın etrafında dolanma ve yanlış tedavi ile yaraları büyüttükçe büyütüyorlar. İşte yine kan, yine etnik kutuplaşma, yine kardeş kavgasının eşiği…
DTK demokratik özerklik ilan etti
Demokratik Toplum Kongresi'nin (DTK), hareketin Demokratik Özerklik projesinin geldiği aşamanın ve siyasi gelişmelerin tartışıldığı olağanüstü toplantı sona erdi. Toplantıda delegeler, Demokratik Özerkliğin ilanına yönelik karar aldı
Fırat Haber Ajansı'nın haberine göre, Demokratik Toplum Kongresi'nin (DTK) sonuç bildirisi DTK Eş Genel Başkanı ve Van Milletvekili Aysel Tuğluk tarafından okundu. BDP Diyarbakır İl Binası'nda bulunan Vedat Aydın Konferans Salonu'nda yapılan ve DTK Eşbaşkanları Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk, BDP Eş Genel Başkanları Hamit Geylani ile Filiz Koçali, tüm BDP grubu milletvekilleri, belediye başkanları, sivil toplum örgütü, kadın ve gençlik temsilcileri, aydın, yazar, gazeteci, kanaat önderleri ve halk delegelerinin aralarında bulunduğu 850 delege Demokratik Özerkliğin ilanını dakikalarca ayakta alkışladı. Yaklaşık 6 saat süren olağanüstü toplantının ardından Tuğluk hazırlanan bildiriyi okudu.
"Demokratik Özerklik İlan Belgesi" başlıklı bildiriyi okuyan Tuğluk,
Fırat Haber Ajansı'nın haberine göre, Demokratik Toplum Kongresi'nin (DTK) sonuç bildirisi DTK Eş Genel Başkanı ve Van Milletvekili Aysel Tuğluk tarafından okundu. BDP Diyarbakır İl Binası'nda bulunan Vedat Aydın Konferans Salonu'nda yapılan ve DTK Eşbaşkanları Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk, BDP Eş Genel Başkanları Hamit Geylani ile Filiz Koçali, tüm BDP grubu milletvekilleri, belediye başkanları, sivil toplum örgütü, kadın ve gençlik temsilcileri, aydın, yazar, gazeteci, kanaat önderleri ve halk delegelerinin aralarında bulunduğu 850 delege Demokratik Özerkliğin ilanını dakikalarca ayakta alkışladı. Yaklaşık 6 saat süren olağanüstü toplantının ardından Tuğluk hazırlanan bildiriyi okudu.
"Demokratik Özerklik İlan Belgesi" başlıklı bildiriyi okuyan Tuğluk,
Türkiye Barış Meclisi 4. Olağan Meclis Toplantısı Sonuç Bildirisi
Türkiye Barış Meclisi, 4. Olağan Meclis Toplantısı’nı 26 Haziran 2011 Pazar günü Ankara’da kritik bir dönemde gerçekleştirdi. Türkiye Barış Meclis’i toplantısında, dört yıllık çalışma döneminin deneyimi ışığında önümüzdeki dönemin yönelimini belirledi, Meclis yapısını dönemin ihtiyaçlarına uygun düzenledi.
Bölgemizde yaşanan çok hızlı gelişmeler ve 12 Haziran 2011 tarihinde yapılan milletvekili seçim sonuçları bu kritik dönemi bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.
12 Haziran seçimleriyle oluşan Meclis, özlemi çekilen Kürt Sorunu’nun demokratik çözümünün ve barışın kapısını açma sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Seçim sürecinin ve sonuçlarının ortaya çıkardığı tablo bu konuda barıştan yana bütün güçler için hem olanaklar sunmakta, hem de bir dizi sorunların aşılmasının zorunluluğuna işaret etmektedir.
Her şeyden önce Kürt tarafının sorunun barışçıl çözümü için bir süredir geliştirdiği inisiyatif, diyalog sürecinin yetersiz de olsa müzakereye dönüşmüş olması ve bunun yanı sıra 12 Haziran seçimlerinde Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blok’un elde ettiği başarı barış için Türkiye’ye çok önemli fırsatlar sunmaktadır.
Bunun yanı sıra ana muhalefet partisinin seçim kampanyası sırasında eski politikalarını terk etme eğilimindeki görünümünün sürdürülmesi olasılığı, barışın toplumsal desteğinin artmasına ve çözüm sürecinin kolaylaşmasına küçümsenemeyecek katkı sunabilir.
Öte yandan AKP’nin, seçimlerden milliyetçi, muhafazakâr siyasetle ve nefret söylemiyle 3. dönem yeniden iktidar olma şansını büyük bir rahatlıkla elde etmiş olması, bloğun açığa çıkardığı fırsatın heba edilme olasılığının yüksekliğine işaret etmektedir.
Bölgemizde yaşanan çok hızlı gelişmeler ve 12 Haziran 2011 tarihinde yapılan milletvekili seçim sonuçları bu kritik dönemi bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.
12 Haziran seçimleriyle oluşan Meclis, özlemi çekilen Kürt Sorunu’nun demokratik çözümünün ve barışın kapısını açma sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Seçim sürecinin ve sonuçlarının ortaya çıkardığı tablo bu konuda barıştan yana bütün güçler için hem olanaklar sunmakta, hem de bir dizi sorunların aşılmasının zorunluluğuna işaret etmektedir.
Her şeyden önce Kürt tarafının sorunun barışçıl çözümü için bir süredir geliştirdiği inisiyatif, diyalog sürecinin yetersiz de olsa müzakereye dönüşmüş olması ve bunun yanı sıra 12 Haziran seçimlerinde Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blok’un elde ettiği başarı barış için Türkiye’ye çok önemli fırsatlar sunmaktadır.
Bunun yanı sıra ana muhalefet partisinin seçim kampanyası sırasında eski politikalarını terk etme eğilimindeki görünümünün sürdürülmesi olasılığı, barışın toplumsal desteğinin artmasına ve çözüm sürecinin kolaylaşmasına küçümsenemeyecek katkı sunabilir.
Öte yandan AKP’nin, seçimlerden milliyetçi, muhafazakâr siyasetle ve nefret söylemiyle 3. dönem yeniden iktidar olma şansını büyük bir rahatlıkla elde etmiş olması, bloğun açığa çıkardığı fırsatın heba edilme olasılığının yüksekliğine işaret etmektedir.
'Ölmeseydik ne iyiydi' - SIRRI SÜREYYA ÖNDER
Asi Nehri ya da ‘Oronthes’ dışarıda doğup bizim ülkemizi de bereketlendirdikten sonra ‘Herkesin Akdenizi’ne dökülür.
Fırat ve Dicle, bizde doğup ayrı ülkeleri de yeşerttikten sonra Şatt-ül Arap’ta vuslata ererek insanlığın ortak körfezine dökülürler. Kutsal metinlerde, bu üç nehrin kapladığı toplam alana ‘tufan coğrafyası’ denir.
Haritaların ve de sınırların, sular, dağlar ve denizler yerine, kanla çizilmeye başlanmasının tarihi bir hayli eskidir. İnsanlığın evrimi henüz avcılık-toplayıcılık aşamasındayken yani atalarımız gündüz gözüyle avladıkları hayvanları ya da topladıkları bitkileri, gece kurdukları müşterek sofralarda yerken birilerinin içine bir fesatlık düşmüş. “Belki yarın avlayacak bir hayvan bulamam” endişesiyle diyelim ki bir parça eti, mağaranın köşesine saklayıvermiş. Bununla da yetinmemiş, herkesi kendi gibi sanarak mağaranın çıkışına bir kapı, üzerine de bir kilit icat etmiş. Yetmemiş, bir de adam dikmiş. İşte o saklayıcı-paylaşmayıcı insan var ya dünyadaki tüm sağcıların atasıdır. “Bunu beraber avladık, beraberce yemeliyiz kardeşim” diyenlere de o günden beri solcu denir.
Fırat ve Dicle, bizde doğup ayrı ülkeleri de yeşerttikten sonra Şatt-ül Arap’ta vuslata ererek insanlığın ortak körfezine dökülürler. Kutsal metinlerde, bu üç nehrin kapladığı toplam alana ‘tufan coğrafyası’ denir.
Haritaların ve de sınırların, sular, dağlar ve denizler yerine, kanla çizilmeye başlanmasının tarihi bir hayli eskidir. İnsanlığın evrimi henüz avcılık-toplayıcılık aşamasındayken yani atalarımız gündüz gözüyle avladıkları hayvanları ya da topladıkları bitkileri, gece kurdukları müşterek sofralarda yerken birilerinin içine bir fesatlık düşmüş. “Belki yarın avlayacak bir hayvan bulamam” endişesiyle diyelim ki bir parça eti, mağaranın köşesine saklayıvermiş. Bununla da yetinmemiş, herkesi kendi gibi sanarak mağaranın çıkışına bir kapı, üzerine de bir kilit icat etmiş. Yetmemiş, bir de adam dikmiş. İşte o saklayıcı-paylaşmayıcı insan var ya dünyadaki tüm sağcıların atasıdır. “Bunu beraber avladık, beraberce yemeliyiz kardeşim” diyenlere de o günden beri solcu denir.
Newroz ve Karayüzlerin Şoven Harekâtı
Newroz’un aynasına yansıyanlarÜzerinde yaşadığımız topraklar dahil, Ortadoğu coğrafyası için özel günler ezilen kitleler nezdinde hep başka anlamlar ifade etmiştir. Çelişki ve çatışmaların alabildiğine derin yaşandığı bu topraklarda, ezilen ve sömürülen kitleler kendi ezilmişliklerini açığa vuracak ve bunu yığınsal olarak örgütleyecek özel günler yaratabilmişlerdir. İşte Newroz, ona atfedilen tüm efsaneleri aşarak ezilen Kürt halkının başkaldırı günü oluvermiştir. Günler sadece vesiledir ve her tarihsel gün döner kendi efsanesini de yaratır. 1990’ların başında milyonlarca Kürt sokaklara dökülmüş ve yükselen ulusal mücadele Newroz’u değiştirerek, onu siyasallaştırarak bir mücadele gününe dönüştürmüştür.
2005’in Newroz’u da diğer Newrozlar gibi Kürt yığınlarının öfkesini ifade eden bir araç oldu. Gerek Kürt illerinde gerekse de Türkiye’nin batısındaki metropollerde yüz binler, kırmızı, yeşil ve sarı renklere bürünerek meydanları doldurdular. Diyarbakır, İstanbul, Van, Mersin, İzmir, Adana, Hakkari ve birçok ilde Kürt kitleler özgürlük taleplerini haykırdılar. 20 ve 21 Marta yansıyanların da ortaya koyduğu üzere, Kürt kitleleri onca baskı ve zulme ve devletin inkârcı ve asimilasyoncu politikalarına karşın mücadeleden vazgeçmiş değildir. Tüm baskı ve zorbalığa rağmen Kürt halkı susmamış, mücadele iradesine sahip çıkmıştır. Ve bir kez daha anlaşılmıştır ki, Kürt mızrağı TC’nin inkârcı çuvalına sığmıyor. En küçük bir başkaldırı dahi statükocu-gerici güçlere karabasanlar yaşatarak onları daha da saldırgan yapmaktadır. 1980 öncesi işçi hareketi ve sonrasında Kürt halkının yükselen özgürlük mücadelesi burjuvazinin belliğinde capcanlı durmaktadır.
Kaosu ortak pişirdiler - İnci HEKİMOĞLU
DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk, Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin düşürülmesiyle başlayan krizi ve AKP hükümetinin bunun karşısındaki tutumunu değerlendirdiMesele Kürtlerin demokratik bir zeminde siyaset üretmesinin engellenmesidir. Başbakan daha önce söyledi: "Milletvekili olabilirler ama tahliye edilmeyebilirler." Başbakan'ın kafasında bazı şeyler var. Salt YSK'nin aldığı karar değil. Bu devletin aldığı bir karar. Ortak pişirilmiş bir karardır.
Hükümet gerçekten sorunların çözümünü istiyorsa bu konuda beklentilere yanıt verecek bir tavrı ortaya koyar. Anti-demokratik yasaları değiştirmek için bir refleks geliştirir. Bizim amacımız sorunları çözmektir. Bu koşullarda gitmenin anlamlı olmadığına inanıyoruz.
Kürtlerin Uzun İsyanı (Koçgiri)
Koçgiri ayaklanması Sünni aşiretler arasında yankı bulmamış, başlangıçta İstanbul'daki Kürdistan Teali Cemiyetinin adının kullanılmasına karşın, İstanbullu aydınlarla ya da diğer büyük şehirlerdeki Kürtlerle sürekli bir ilişki kurulmasını sağlayamamıştı; Meclis'te Erzurum mebusu Hüseyin Avni dışındaki bütün Kürt mebuslar Koçgiri'ye karşı girişilen tenkil harekâtını "muvafık" bulmuşlardı. Ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin ilan edildiği 1923 yılında tam da bu kesimlerde yeni örgütlenme çabaları görülmeye başladı. Orduda özellikle Hamidiye alaylarından yetişmiş subayların yanısıra, etkili aşiret reisleri ve şeyhlere de yönelen bu örgütlenmenin başını çekenler, Cibran aşiretinden Albay Halit Bey'le Bitlis emirlerinin soyundan gelen Bitlis mebusu Yusuf Ziya Beylerdi. Yusuf Ziya Bey'in, 1923'teki İkinci Meclis seçim kampanyalarından yararlanarak temas kurduğu kişiler arasında, özellikle Diyarbakır'ın kuzeydoğusundaki Zazalar arasında çok etkili olan Şeyh Said de vardı. Azadı adını alan gizli örgüt ilk kongresini 1924'te toplamayı başardı. Kongre'de bütün Türkiye Kürdistanı ölçeğinde genel bir ayaklanmanın çıkarılmasına ve bunun için yabancı güçlerle ilişki kurulmasına karar verildi. Trabzon'daki İngiliz konsolosu ve Irak'taki Kürtler aracılığıyla yapılan başvurulardan bir sonuç alınamadı; Şeyh Şaid'in ısrarıyla Gürcistan'a gönderilen elçiye ise Bolşevikler, ancak ayaklanmanın bastırılması sırasında Türkler'e yardım etmeyecekleri vaadini verebileceklerini bildirdiler.
Manifesto'da "Fransız kalmak", Diyarbakır'da "Türk kalmak" –Özcan Özen
Son iki yüzyıldır Avrupa’da dolaşan hayaletin edebi dilinin etkisi altında kalmayan tek bir siyasetçi gösterebilir misiniz? Bu efsunlu sözler en son Tayyip Erdoğan’a da sirayet etti. Ama ne o bunun farkında, ne de hayranları farkında.
Halkın dilinden konuşan bir başbakan mı?
Nisan ayı ortasında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Genel Kurulu’nda bir konuşma yapan Tayyip Erdoğan, Fransız parlamenter Muriel Marland-Militello’nun dini özgürlüklerle ilgili sorusunu yanıtlarken söze bir deyimle başladı: “Arkadaşımız galiba Fransız ama Türkiye’ye de Fransız... Biz de böyle güzel bir söz var. ” Erdoğan’ın parlamenterleri değil de Türkiye’deki seçmeni hesaba katarak yaptığı konuşması ve hitabın hamasi havası değil de bu deyim konuşuldu daha çok: “Fransız kalmak!” Espri de Taraf gazetesi seviyesinde yaratıcıydı: Bir Fransız’ı “Fransız kalmak” ile suçlamak...
Medyada herkes Avrupalıların anlamını sorup durduğu bu deyimin peşine düştü. Yeni Tanrı “google”a soruldu: Bulunan Bizim Anadolu gazetesi yazarı Nazım Güvenç’in deyimin kökenini açıklayan yazısının odatv.com sitesindeki kopyası ve bunu kaynak alanların yazılarıdır. Güvenç bu yazıda deyimin mucidinin Hikmet Kıvılcımlı ve ondan etkilenen Dev-Gençlilerin olduğunu belirtiyordu:
Halkın dilinden konuşan bir başbakan mı?
Nisan ayı ortasında Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Genel Kurulu’nda bir konuşma yapan Tayyip Erdoğan, Fransız parlamenter Muriel Marland-Militello’nun dini özgürlüklerle ilgili sorusunu yanıtlarken söze bir deyimle başladı: “Arkadaşımız galiba Fransız ama Türkiye’ye de Fransız... Biz de böyle güzel bir söz var. ” Erdoğan’ın parlamenterleri değil de Türkiye’deki seçmeni hesaba katarak yaptığı konuşması ve hitabın hamasi havası değil de bu deyim konuşuldu daha çok: “Fransız kalmak!” Espri de Taraf gazetesi seviyesinde yaratıcıydı: Bir Fransız’ı “Fransız kalmak” ile suçlamak...
Medyada herkes Avrupalıların anlamını sorup durduğu bu deyimin peşine düştü. Yeni Tanrı “google”a soruldu: Bulunan Bizim Anadolu gazetesi yazarı Nazım Güvenç’in deyimin kökenini açıklayan yazısının odatv.com sitesindeki kopyası ve bunu kaynak alanların yazılarıdır. Güvenç bu yazıda deyimin mucidinin Hikmet Kıvılcımlı ve ondan etkilenen Dev-Gençlilerin olduğunu belirtiyordu:
Seçtirmiyorlarsa seçme! – Özcan Özen
Anadillerinde öğretim yapan üniversiteleri kapatıldı. Hem de kendi yaşadıkları topraklar üzerindeki, kendi ülkelerindeki. Onlar da demokrasiyi işlettiler. Gösteri yaptılar: Kararı protesto ettiler. Daha önce olduğu gibi yine polis saldırdı. Kaba dayak, gaz, su, cop ve nihayet silahlar: Ölüler, yaralılar.
Nüfusların yüzde 25’inin katılımıyla miting yaptılar. Askeri birlikler geldi insanları öldürdü. Nüfusun tamamı genel greve gitti. Nüfusun neredeyse tamamı işten atıldı, çalışan oranı yüzde 10’un altına indi.
Anadillerinde yayın yapan televizyon ve radyo kapatıldı, gazeteleri “Diriliş” yasaklandı. İşsizlik göçe neden oldu ve nüfusun yüzde 20’si çalışmaya “acı vatan”lara gitti.
Doktorların anadillerinde reçete yazması yasaklandı. Doktorlar işi bıraktı ve hastalarını kendi evlerine davet edip misafir odalarında tedavi etmeye çalıştı. Kadınlar devlet hastanelerinde doğum yapmaya gitmedi. Ebeveynler çocuklarını, kısırlaştırıcı bir karışım içerdiği endişesinden dolayı aşılatmadı. İnadına doğurdular, inadına çoğaldılar.
Bırakın anadilde eğitimi, sokakta anadilinde konuşmak bile yasaklandığından öğretmenler okulu bıraktı. Müfredat egemenin hayat hikayesinden ibaret olunca insanlar tarihlerine sarıldı. Evlerini okul haline getirdi ve 300-400 bin çocuk ve genç ev-okullarında eğitim gördü.
Kendi aralarındaki anlaşmazlıkları devletin hukukunda değil içlerindeki hukuk bilgisi sahiplerinin rehberliğinde çözüme kavuşturdular. Evler mahkeme salonu olmuştu.
Gün ortasında bir yeraltı devleti kurdular. Bu devlet şiddet araçlarına sahip olmadığından bilinen devlet tanımına (şiddet araçları tekeli), asla uymadı. Devlet olmayan bir devlet örgütlediler. Ülke içindekiler bu devlete yıllık gelirlerinin yüzde 3’ünü, yurt dışında çalışanlar yüzde 10’unu vergi olarak veriyor ve kamu görevlilerinin geçimi bu toplumsal fondan karşılanıyordu.
Nüfusların yüzde 25’inin katılımıyla miting yaptılar. Askeri birlikler geldi insanları öldürdü. Nüfusun tamamı genel greve gitti. Nüfusun neredeyse tamamı işten atıldı, çalışan oranı yüzde 10’un altına indi.
Anadillerinde yayın yapan televizyon ve radyo kapatıldı, gazeteleri “Diriliş” yasaklandı. İşsizlik göçe neden oldu ve nüfusun yüzde 20’si çalışmaya “acı vatan”lara gitti.
Doktorların anadillerinde reçete yazması yasaklandı. Doktorlar işi bıraktı ve hastalarını kendi evlerine davet edip misafir odalarında tedavi etmeye çalıştı. Kadınlar devlet hastanelerinde doğum yapmaya gitmedi. Ebeveynler çocuklarını, kısırlaştırıcı bir karışım içerdiği endişesinden dolayı aşılatmadı. İnadına doğurdular, inadına çoğaldılar.
Bırakın anadilde eğitimi, sokakta anadilinde konuşmak bile yasaklandığından öğretmenler okulu bıraktı. Müfredat egemenin hayat hikayesinden ibaret olunca insanlar tarihlerine sarıldı. Evlerini okul haline getirdi ve 300-400 bin çocuk ve genç ev-okullarında eğitim gördü.
Kendi aralarındaki anlaşmazlıkları devletin hukukunda değil içlerindeki hukuk bilgisi sahiplerinin rehberliğinde çözüme kavuşturdular. Evler mahkeme salonu olmuştu.
Gün ortasında bir yeraltı devleti kurdular. Bu devlet şiddet araçlarına sahip olmadığından bilinen devlet tanımına (şiddet araçları tekeli), asla uymadı. Devlet olmayan bir devlet örgütlediler. Ülke içindekiler bu devlete yıllık gelirlerinin yüzde 3’ünü, yurt dışında çalışanlar yüzde 10’unu vergi olarak veriyor ve kamu görevlilerinin geçimi bu toplumsal fondan karşılanıyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
İlgilenilenler
- Niwemang - Half Moon (Yarım Ay) - İZLE
- Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor - İZLE
- UMUT / Yılmaz Güney - İZLE
- Türk Hamlesi / Turkish Gambit - İZLE
- Olimpia Garajı (Türkçe Dublaj ) - İZLE
- ARARAT - İZLE
- Ulis'in Bakışı - İZLE
- KUTSAL YÜREK - İZLE
- Çingeneler Zamanı - İZLE
- Otobüs-The Bus (Yasaklı film) - İZLE










