ekoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“İNSANLIK KENDİ MEZARINI KAZIYOR”

“İnsanlar kendilerine çeki düzen vermezse, Dünya hızla bir felakete doğru ilerleyecek.” Bu cümle, çeşitli ülkelerden ve alanlardan bir grup uzmanın imzasıyla dün Nature dergisinde yayımlanan bir araştırmanın özeti.
Araştırmaya göre, Dünya 12 bin yıl önce buzulların çekildiği dönemden bu yana görülmemiş değişikliklere doğru hızla ilerliyor. Bu süreçte yaşanacak en kritik gelişmelerden biri önemli türlerin nesillerinin tükenmesi olacak.
Berkeley’de bulunan California Üniversitesi’nde biyoloji profesörü olan Anthony Barnosky, LiveScience’a yaptığı açıklamada, “Yüzyılın sonunda Dünya’nın bambaşka bir yer olma ihtimali çok yüksek” dedi.
Toplam 18 kişilik ekibin bulgularını özetleyen Barnosky, yeni gezegenin yaşamak için pek hoş bir yer olmayacağını ifade etti.
“İĞNE DELİĞİNDEN GEÇİYORUZ”
Barnosky, “Bu değişim dönemini insanlığın iğne deliğinden geçmeye çalıştığı bir uyum sağlama süreci olarak düşünebilirsiniz. İğnenin deliğinden geçerken siyasi çatışmalar, ekonomik sorunlar, savaş ve kıtlıkla karşı karşıya kalabiliriz” diye konuştu.
Uzmanlar iklim değişikliği, ekoloji ve Dünya’nın kırılma noktaları üzerine olan araştırmaları inceledi. Sonuçta bazı eşik noktalarında çevreye daha fazla baskı uygulamanın sonuç getirmediği, gezegenin bu baskılara tahmin edilemez şekillerde yanıt verdiği ortaya çıktı. Bunun da büyük küresel dönüşümleri tetiklediği ifade edildi.

Bu Sefer Bütün Gezegeni Yok Edeceğiz - Chris Hedges

Irak’taki Babil’in ve kadim Roma şehri Antakya’nın, şimdi ince kum tanelerinin altına gömülü bir halde uzanan Roma Suriye’sinin kalıntıları boyunca yürüdüm. Bir zaman Roma İmparatorluğu’nun en önemli tarım merkezlerinden birisi olan Leptis Magna’nın mermer yıkıntılarını gezdim, artık Tripoli’nin güneydoğusundaki ıssız kum yığınları arasında yapayalnız kalmış burası. Şafak vakti Tikal’daki kadim tapınaklara tırmandım, rengârenk tukan sürüleri aşağıdaki cangılın yeşilliklerinden sıçrayarak yükseliyordu. Nil boyunca uzanan kadim Mısır şehri  Luxor’ın kalıntıları arasında durdum, II. Ramses’in heykeline baktım, yerde bir parçası yıkılmış halde duruyordu.

Uygarlıklar yükseliyor, çürüyor ve  ölüyorlar. Kadim Mısırlıların söylediği gibi devletler ve insanlar için zaman bir çember gibi. Toplumlar daha kompleks bir hâl aldıkça kaçınılmaz olarak daha istikrarsızlaşıyor. Giderek daha yaralanmaya açık bir duruma geliyorlar. Yıkılmaya başlarken aklı karışmış ve  korkmuş nüfusun bir kısmında tuhaf bir geri çekilme gözleniyor, yaklaşmakta olan çöküşün ve artık aleni bir şekilde kendini gösteren kırılganlıkla yüzleşme konusunda bir beceriksizlik söz konusu. Elitler gerçeklikle bağı bulunmayan bir şekilde ve  jargonlarla konuşuyorlar. Bu insanlar izole bölgelere çekiliyorlar, ister Versailles mahkemelerinde, Yasak şehir’de ya da modern görkemli malikânelerde olsun ..Elitler kontrolsüz bir  hedonizme bırakıyor kendini, çok daha büyük bir zenginliğin keyfini ve imkânsız görünen bir tüketimin zevkini yaşıyorlar. Giderek daha büyük bir güçle ezilen kitlelerin acılarına kulaklarını tıkıyorlar. Kaynaklar daha da zalimce tüketiliyor, öyle ki geriye hiç birşey kalmıyor artık. Ve ardından içi oyulmuş mabet çöküyor. Roma ve Sümer imparatorlukları böyle düştüler.Maya elitleri kendi ormanlarını yok ettikten, nehirlerini silt ve asitle kirlettikten sonra tekrar  ilkelliğe geri döndüler.

TARIM - GERÇEKTİ, HAYAL OLDU !!!

AKP seçim bildirgesinde “Çiftçilerimizin büyük hayalleri vardı, bu hayaller iktidarımız sayesinde gerçek oldu” şeklinde, doğru olmayan bir saptamada bulunmuştur. Zira, AKP Hükümetleri’nin yönetiminde olan tüm dönemlerde, çiftçilere verilen destekler çok yetersiz olmuş, ürün girdileri şirketler tarafından sürekli artırılmış, çiftçilerin binbir eziyetle, çileyle elde ettiği ürünlerin fiyatı maliyetlerin altında belirlenmiştir. Üretici fiyatı ile market fiyatı arasında %300-400 oranında fark oluşmuş, üretimden pazarlamaya uzanan zincirde, çiftçilerin egemenliği açısından herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Çiftçinin sömürüsü sürerken, tüketiciler de aynı şekilde tüccarlar eliyle sömürtülmektedir.
AKP’nin doğal varlıkları koruma ile ilgili bugüne kadar uyguladıkları politikalar sonucunda yarattıkları/yaratacakları tahribatlar ileriki dönem için kötü referans oluşturmaktadır. Ayrıca tahribata devam edecekleri Mecliste yasallık kazanmak üzere bekleyen yasa tasarılarıyla anlaşıldığından burada ayrıca ele alınmayacaktır.
Üretim girdilerinin temini ile üretilen ürünlerin pazarlanmasında piyasayı düzenleyecek araçlar çiftçiler için hala oluşturulmamıştır. Bu durumdan yerli-yabancı büyük tarım, gıda ve ecza şirketleri alabildiğine yararlanmaktadır.
Çiftçilerin hak arama örgütleri olan sendikalarıyla ilgili iç hukuk düzenlemesi yapmaktan özellikle kaçınarak çiftçilerin örgütsüz kalmalarına, haklarını aramalarına engel olmaktadırlar.
Aşağıda, AKP’nin seçim bildirgesindeki açıklamaları ve gerçekler konusunda bilgi bulabilirsiniz:

Felsefi Vejetaryenizm - Karen Davis

Painting by John HolwoodKuşların ve diğer hayvanların bir gıda kaynağı olarak kullanılmasını reddeden etik veganizm, beslenme biçimi ya da dogmaya kuru kuruya bir bağlılığa değil duyguları olan canlıların gıda kaynağı olarak kullanan her türden eylemin elimine edilmesi arzusuna dayanır. Tarihsel olarak etik vejetaryenizm hayvanların kas dokusunu ya da “et”ini yemeyi reddetmiştir; çünkü bu eylem sadece tüketmek adına bir hayvanın kasten öldürülmesini gerektirir. Etik vejetaryen hiç bir zararı bulunmayan bir hayvanı sadece insanın damak tadı ve topluma uymak adına öldürülmesine tiksintiyle bakarak bir hayvanın prematür ölümü adını vererek bu eylemi küçümser. Bu yüzden Plutarch şöyle söylemiştir, “ağız oldusu et yemek adına bir ruhu güneşten ve ışıktan mahrum bırakıyoruz ve ve o hayat ve zaman ise dünyaya neşeyle yaşamak için doğmuştu”.

Fabrika çiftçiliğiyle yüzleşen nice insan hayvanların gıda olarak kullanılması için hayvanların aşağılanmasının kaçınılmaz olduğunu görüyor. Doğada hayvanlar kendi nedenleri adına varlar, başkaları kullansın diye var değiller, tarımda ise hayvanlar sadece kullanılmak için dünyaya getirilir, neşe ânı diye bir şey varsa o da hayvanın sahibinin “izni”ne bağlıdır, ayrıca söz konusu fayda karşısında ikincil bir öneme sahip olabilir, hayvanın sahibi hayvanların hayatlarında mutlak hüküm sahibidir, ne zaman isterse hayvanları öldürmek de bu hakka dahildir.

HES’LER VE ÇAY TARIMI / Ahmet ATALIK*

Ulaşılabilen resmi kayıtlara göre Anadolu’da çay tarımı yapmaya esas ilk girişim II. Abdülhamit döneminde ortaya çıkmış, getirtilen çay fidan ve tohumlarıyla Bursa’da çay bahçesi kurulmaya çalışılmış ancak ekolojik koşullar nedeniyle başarılı olunamamıştır. Yine Bursa’da 1892 yılında bir teşebbüste daha bulunulmuş, ancak başarılı olunamamıştır. Halkalı Ziraat Mektebi Alisi Müdür Ali Rıza ERTEN 1917 yılında Batum ve Kafkasya’da yaptığı incelemelerde meteorolojik verilerin çok benzemesinden dolayı, dönüşünde Doğu Karadeniz Bölgemizde çay tarımı yapılabileceğine dair bir rapor hazırlamıştır.
İkliminden dolayı diğer tarım ürünlerinin pek yetiştirilemediği Rize ve civarında işsizlik en büyük sorundu ve buna çözüm aranıyordu. Bu amaçla görevlendirilen Zihni DERİN 1923 yılında geldiği Rize’de bazı meraklıların diktiği çay fidanlarının gayet güzel geliştiğini görür. Batum’a düzenlenen bir geziye katılır. Dönüşünde yanında getirdiği çay fidanı ve tohumları ile narenciye ve bazı meyve çeşitleriyle bir fidanlık kurdurur.
1924 yılında çıkarılan 407 sayılı Rize İli ve Borçka Kazasında Fındık, Portakal, Mandalina, Limon ve Çay Yetiştirilmesine Dair Kanun ile ülkemizde çay tarımı güvence altına alınmıştır. İlk çay fabrikası 1947 yılında Rize’nin Fener Mahallesi’nde kurulmuştur. 1963 yılından itibaren Türkiye, çay tüketim talebini yurtiçi üretim ile karşılayabilir duruma gelmiştir.

KÜRESEL KATİL RIO TINTO

Eli Kanlı Maden Şirketi Gözünü Dersim'e Dikti.
Madencilik başlı başına su havzalarını ve toprağı yok eden bir faaliyettir. Maden aramada kullanılan siyanür gibi zehirli kimyasallar suları zehirler, yağış alan eğimler üzerinde yapılan madencilik de toprak kaymalarına, heyelanlara neden olarak dere ve nehirleri molozlarla doldurur.
AMGL (Anadolu Madenleri Geliştirme Ltd) şirketi Dersim'de 82 bin hektarlık alanda siyanürle altın ve bakır arama hazırlıklarına başladı. Ovacık ilçesinin Sin ve Kızılviran köylerinde yerin 600 metre derinliğinde sondaj çalışmaları başladı.
Çok geniş alanlarda maden arayan şirketler aşırı miktarda büyük hacimli kazılar yapıp, milyonlarca metreküp kayayı yerinden çıkarıp toz haline getiriyor.
Altın işletmelerinde bir ton altın çıkarabilmek için 0,5-3,5 milyon ton arasında kayanın çıkarılması gerekiyor.
Bütün bu faaliyetler sonucunda eğer engellenmezse Dersim topraklarında da geniş kraterler kalacak. Bunların içi kimyasal sularla dolarak hastalık üreten çukurlar haline gelecek.
Arsenik, siyanür, asit gibi zehirli kimyasallarla ağır metallerle işlenmiş kaya ve topraklara, su kaynaklarına sızacak. Çıkarılan kayanın cevhersiz bölümleri zehirli yığınlar halinde depolanacak. Boruların patlaması, siyanür havuzlarının taşması gibi büyük ölçekli kazalar meydana gelmese bile hiçbir depolama tekniği zehirin sulara ve toprağa karışmasını tamamen engelleyemiyor. Madencilik nedeniyle yer altı ve yüzey sularına karışan arsenik, kobalt gibi kanser yapıcı maddelerin ölümcül etkileri Munzur'a baraj yapıldığı taktirde kat be kat artacak.
Katil Rio Tinto

İşçilerin festivali başlıyor

Sendika.Org'un, düzenleyicileri arasında bulunduğu Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin açılış gecesine tüm okurlarımız davetlidir
Sendika.Org’un da düzenleyicileri arasında olduğu ve bu yıl 6.'sı düzenlenen Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin açılış gecesi etkinliği 2 Mayıs’ta İTÜ Maçka Kampusü’nde.
Festivalin açılışı saat 17.00’de Beyoğlu Tünel’den Ritmart grubu eşliğinde yapılacak festival yürüyüşüyle başlıyor. Açılış etkinliği saat 19.30’da İTÜ Maçka Kampusü Mustafa Kemal Amfisi’nde Fırat Tanış’ın sunuculuğunu üstlendiği geceyle sürecek.
Festivalin bu yılki açılış filmi ise HES'lerin Anadolu'da yarattığı yıkımı ve buna karşı yapılan mücadeleyi anlatan "Sudaki Suretler" isimli belgesel film olacak. Gecede Laz Marks ve Bandista’nın da sahne alacağı açıklandı.
Ankara programı
Festivalin Ankara açılışı ise 2 Mayıs Pazartesi 18:30 'da Yüksel Caddesinden festival yürüyüşü ile başlayacak. Etkinlik, 19:30 'da Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde Fatin Kanat'ın "Halepçe- Sonsuz Umut" filmi ile devam edecek. Aynı zamanda Halepçe filminin galası da gecede yapılmış olacak.
İzmir programı
İzmir’de festival, 2 Mayıs Pazartesi günü yapılacak yürüyüşle başlayacak. Saat 17.00’de Konak Pier önünden başlayacak yürüyüş YKM önünde son bulacak. Festivalin açılışı 3 Mayıs’ta Tepekule Kongre ve Sergi Merkezi'nde Anadolu Salanonu’nda yapılacak. Açılış etkinliği 19.30’da başlayacak. Mert Fırat ve İlksen Başarır festival konuğu olurken Nihat Aydın da şarkılarıyla açılış gecesinde olacak.
Uluslararası İşçi Filmleri Festivali ayrıntılı gösterim programları ve güncel bilgiler için festival web sitesini ziyaret ediniz. 
www.iff.org.tr

Gezegenle kumar oynamak - JOSEPH E. STIGLITZ

Japon depreminin sonuçları -özellikle Fukuşima nükleer santralinde devam eden kriz- Büyük Resesyonu hızlandıran Amerikan finansal çöküşünü izleyenler için ürkütücü bir yankı. Her iki olay, risk kadar piyasaların ve toplumların risklerle ne kadar başaçıkabileceğine ilişkin de keskin sonuçlar veriyor.
Elbette, bir açıdan, arkasında 25 bin ölü ile kayıp bırakan deprem trajedisi ile hakkında bu kadar akut fiziki zararlar atfedilemeyecek finans krizi arasında bir benzerlik yok. Fakat Fukuşima’da meydana gelen erime çöküşe geldiğinde iki olay arasında ortak bir tema var.
Nükleer ve finans endüstrisindeki uzmanlar, bize yeni teknolojinin her şeye sahip olduğunu ve kaza riskini elimine etmeyi garanti etmişti. Olaylar onları yanlışladı: Risk sadece varlığını sürdürmekle kalmadı; sonuçları da o kadar büyük oldu ki, endüstri liderlerinin terfi ettirdiği sistemlerin varsayılan tüm yararlarını kolayca sildi.
Büyük Resesyon’dan önce, Amerikan ekonomisinin gururları (fikirleri izlenen saygın kişiler -ç.n.) -Federal Kaynaklar’ın tepesinden finansın devlerine- risk yönetimini öğrendiğimizle böbürleniyorlardı. Ama türevler ve kredi-yükümlülükleri değiş tokuşları gibi “yenilikçi” finans enstrümanları, riskin ekonomiye baştan başa yayılmasını olanaklı kıldı. Biliyoruz ki onlar sadece toplumun geri kalanını değil, kendilerini de kandırdılar.

Finansın bu sihirbazlarının, riskin karmaşıklığını anlamadıkları ortaya çıktı. Bazen “siyah kuğular” olarak da adlandırılan “şişman kuyruklu dağıtımlar”ın (fat-tail distributions) -dev sonuçlara sahip nadir olaylar için kullanılan istatistiki terim- ortaya çıkardığı tehlikeleri yalnız bırakıyorlar. Fakat yüzyılda bir olması beklenen -ya da kainatın yaşam süresi boyunca bile bir kez- olaylar, her on yılda gerçekleşiyor gibi görünüyor. Daha kötüsü, sadece bu olayların oluş frekansı değil, onların yol açacağı astronomik zarar da çok büyük bir şekilde tahmin edilemiyor.

Çöküntü içinde üzeri örtülen Fukuşima -Alexander Cockburn

Bir hafta kadar önce, Fukuşima birdenbire haberlerden yok oldu. NATO’nun Kaddafi’ye saldırısı ön plana çıktı. Bu tam da, AB’nin Enerji Bakanı’nın dobra dobra “kıyamet” dediği ve düzenli giderek artan alarmların verildiği deprem ve tsunamiyi takip eden ilk haftadan sonra oldu. Birdenbire ön sayfaları kaplayan Fukuşima durumuyla ilgili haberler dikkatli bir güven verici tona dönüşüverdi: Daiçi santralindeki 5. ve 6. birimleri soğutma çabalarında “gelişmeler” kaydedilmişti. Yıkılan santrali elektrik ağına bağlama çalışmalarında “ilerleme” vardı. Hidrojen patlamaları kaygı yaratmamalıydı. Hatta 1 numaralı birimde TEPCO (Nükleer santral şirketi) çalışanları kontrol odasındaki ışıkları bile yakmışlardı. Gelen haberler, kazazede Japon vatandaşlarının sakin, kontrollü hallerinin ve ağırbaşlılığının altını çiziyor, galeyana getirici haber yaymanın felaketten zar zor kurtulanları soymaya benzediğini ima ediyordu. Kişisel olarak söylersem, kızgın Japonların TEPCO idarecilerini, yanlarına George Monbiot’yu (Nükleer felaketten sonra, fikrini değiştirerek artık nükleer enerjinin güvenilir olduğuna karar vererek nükleer enerjiyi artık destekleme kararı alan Avrupalı “yeşil” lider. Ç.N.) da katarak temizleme çalışmasındaki 50 işçi (şehidin) yanına göndermeye kovalamalarını duymak daha hoşuma giderdi.

Hiroşima, Nagasaki, Fukuşima, Akkuyu... X? - Mehmet Ratip

Eylül 1945. İkinci Dünya Savaşı sona erdi. General MacArthur savaş muhabirlerinin Hiroşima ve Nagasaki’ye girmelerini yasakladı. Adı George Weller olan bir savaş muhabiri ise bu yasağı delmeye karar verdi. Weller zafer sarhoşu gruptan ayrılarak Nagasaki’ye doğru riskli bir yolculuğa çıktı. Hedefine ulaşmasına engel olmaya çalışan Japon yetkililere kendini Amerikalı bir albay olarak tanıtmaya dahi cüret etti. İşe yaradı: Atom bombasının geride bıraktığı yıkıma kendi gözleriyle tanıklık eden ilk “yabancı” oldu.
Büyük bir heyecanla, geceyi gündüze katarak, Amerika’daki gazetesine, Chicago Daily News’e bölgede rastladığı savaş esirlerinin mesajlarını ve radyasyona maruz kalmış insanın anatomisini içeren haberler yazıp yolladı. Yazdıkları o denli çarpıcıydı ki Weller haberlerinin muhakkak yayımlanacağını düşündü. Yanılmıştı. MacArthur sansürü çok güçlüydü. Weller’in yazdığı tek bir kelime bile yayımlanmadı. Bir birey kendi özgür iradesiyle Nagasaki’ye dahi gidebilirdi, fakat Nagasaki’yi ABD topraklarında dolaşan bir gazetenin sayfalarına getirme kudreti hiçbir gözü pek deliye -bu, Pulitzer ödüllü bir savaş muhabiri olsa bile- nasip olamazdı. Zaten MacArthur ve onun temsil ettiği muzaffer askerî otorite böyle bir olanağı olanaksız kılmak için yaratılmıştı adeta. George Weller’in yazdığı Nagasaki haberleri, 2002 yılındaki ölümünün ardından oğlu Anthony Weller tarafından tesadüfen keşfedildi ve süratle bir kitap olarak yayımlandı. Ezcümle, sansürün fiilen kalkması yarım asırdan uzun sürdü.

9 Nisan' da Doğanın Metalaştırılmasına Karşı Buluşuyoruz !


 Miting için 9 Nisan Cumartesi günü saat 11.00’de Toros Sokak’ta buluşan platformlar, saat 12.00’de Kolej Kavşağı’na doğru yürüyüşe geçecek.

Aralarında Derelerin Kardeşliği Platformu, Munzur Koruma Kurulu, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, Bursa Su Platformu, Sinop Nükleer Karşıtı Platformu, Mersin Nükleer karşıtı Platformu, Yeşil Gerze Koruma Platformu, Fethiye Saklıkent Koruma Platformu, Perisuyu Koruma Platformu, Çanakkale Çevre Platformu, GDO’ya Hayır Platformu, 3. Köprü Yerine Yaşam Platformu, Hasankeyf Yaşatma Girişimi, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), Çiftçi-Sen'in de bulunduğu çok sayıda çevre platformu miting için bir çağrı yayınladılar.

'Doğanın ve yaşamın yağmalanmasına karşı 9 Nisan Ankara buluşması' için yayınlanan metin şöyle:

"Düş kurma hakkımız yok" - Jaideep Hardikar

Düş kurma hakkımız yok.”
Bu sözü bana söyleyen, Orta Hindistan’ın pamuk yetiştirme bölgelerinde yaşayan köylü bir kadındı; kenarda bir köylü çiftçi olan ve ıssız pamuk tarlası kuraklık nedeniyle mahvolan kocası hayatına son vereli daha bir gün olmuştu. Adı giderek uzayan kırsal bölgelerdeki intiharlar listesine en son eklenen köylü çiftçilerden biriydi o. 1995 ile 2010 seneleri arasında Hindistan kırsalında çeyrek milyonu aşkın köylü çiftçi hayatına son verdi.
Dul kadının karamsarlığı çarpıcı bir çelişkiye işaret ediyor. 1995’den bu yana kentsel Hindistan maddi zenginlik bakımından büyürken, kırsal Hindistan daha da yoksullaştı. Tepedeki yüzde 10’luk bir grup eşi görülmemiş bir servet kazanırken, en alttaki yüzde 50’yi oluşturan bir kesim açlıktan ölüyor. Şimdi Üçüncü Dünya içinde Dördüncü, Beşinci ve altıncı Dünya’lar var.
“Hindistan’ın önde gelen yorumcularından biri olan P. Sainath’ın ifade ettiği gibi: “Eşitsizlik Hindistan’da en hızlı gelişen sektördür.”
Toplam servetlerinin değeri 335 milyar doları ya da Hindistan gayri safi yurt içi hasılasının üçte birini bulan 24 milyarderimiz var. Buna karşılık 2007 tarihli bir rapora göre, en az 836 milyon Hintli günlük 50 sentin altında bir gelirle yaşıyor. Bunların 200 milyonu aşkın bir kesimi ise bu gelirin sadece yarısıyla idare ediyor. Onların dünyası sürekli bir resesyon dünyası.

La Via Campesina: Bali Tohum Bildirgesi

Köylü Tohumları: Onur, Kültür ve Yaşam “Doğal servetimizi çalma ve tekelleşme güdüsüyle hareket eden  şirketler ve onların hizmetindeki hükümetler, insanlığın tüm gıda ve tarımsal üretim sistemini riske atıyor.Tohumlar üzerinde sürmekte olan bir kontrol savaşı ile karşı karşıyayız. Ve insanlığın ortak geleceği bu savaşın sonucuna bağlıdır…”
Dünyanın her tarafındaki çiftçiler, tohumlar üzerinde süregiden bir kontrol savaşının mağdurudurlar. Tarımsal sistemlerimiz, tüm mevcut araçlarla tohumlarımızı kontrol etmek isteyen endüstriler tarafından tehdit ediliyor. Günlük gıdamız nedeniyle hepimiz tohumlara bağlı olduğumuzdan, bu savaşın sonucu  insanlığın geleceğini belirleyecek.
Bu savaştaki aktörlerden biri, genetik mühendisliğini, hibrid teknolojileri ve kimyasal tarım ürünlerini kullanan tohum endüstrisidir.  Bu endüstrinin amacı, giderek artan bir kâr kaynağı olarak tohumların mülkiyetini ele geçirmektir. Endüstri bu amaca ulaşmak için çiftçileri onun ürünlerini kullanmaya zorlayarak, onları kendine bağımlılaştırma yönteminden yararlanıyor. Diğer aktör ise, canlı, yerel, köylü ve yerli tohum sistemleri kapsamında erkek ve kadın köylülerce üretilen ve bakımı üstlenilen tohumları hem koruyan hem de yeniden üreten köylüler ve aile çiftçileridir; bu tohumlar halklarımızın bir mirası olup, biz çiftçileri insanlığın hizmetine sokan bir hazineyi oluşturuyor.

Umursama Kapasitesi - Mira Fong



“Başka bir varlığı onun sorunlarını kendi sorunlarıymış gibi sahiplenecek denli umursamak, kişinin gerçek etik gelişiminin başlangıcıdır.” Felix Adler
Yoldaki nice insan gibi benim yolculuğum da anlam arayışı yolunda sürüp giden bir macera. 60’lardan 90’lara dek içinde nükleer karşıtı ve feminist hareketlerin, çevre ve hayvan özgürlüğü hareketlerinin de bulunduğu bir dizi toplumsal reform meydana geldi- bunlar daha az ayrıcalığı bulunan gruplara yönelik adalet ve eşitlik taleplerinin bir uzantısıydı.

Çoğu insan için ruhsal bir hayat yaşamak deyince akla meditasyon, yoga pratikleri ve kutsal metinlerin incelenmesi geliyor, tabii bunlara bir takım ezoterik öğretiler de dahil. Ayrıca insanların sağlığına ve refahına işaret eden kadim iyileşme sistemlerinin yeniden revaçta olduğunu görüyoruz. Bu tür odaklanmalar bir anlamda egoları şişiren ruhsal bir materyalizme dönüşüyor, gerçek ruhsal tesellimiz olan dünyayla değil de fiziksel benliğin iyileşmesine yoğunlaşıyor.

MERALAR BETON OLUYOR! / Mustafa KAYMAKÇI*

25 Şubat 2011 tarihli Resmi Gazete’de “Mera Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmelik” kaşla göz arasında çıkıverdi. Yeni yönetmelik ile 31 Temmuz 1998 tarihli “Mera Yönetmeliği”’ne göre çok önemli, ancak meralarımızın korunması ve geliştirilmesi açısından olumsuz değişiklikler getirildi.
Yapılan değişiklik, aslında yetersiz olan meralarımızı amaç dışı kullanmaya açacak ve meralarımız beton olacak. Durum, salt hayvan yetiştiricilerimiz için değil, bütün yurttaşlar açısından da yaşamsal önem taşıyor.
Meralar neden önemli?
Meralar, zengin bitki çeşidine sahip bitki örtüleridir. Toprak ve su varlığını erozyona karşı korurlar. Bunların yanında hayvanlar için en ucuz ve en sağlıklı kaba yem(ot) kaynağıdırlar. Nedeni şudur; Hayvanlar meradan uzaklaştıkça etleri ve sütlerindeki yağ asitleri, damar tıkayıcı bir niteliğe dönüşür, aynı zamanda antioksidan özelliklerini yitirir. Kısaca, meralar bir ülkenin en önemli doğal kaynakları arasındadır.
Türkiye Meraları, son elli yıldır 41 milyon hektardan 13 milyon hektara düşmüştür. Bu düşüşte bir kısmının tarımsal alana çevrilmesi, bir kısmının da orman alanları içine alınması rol oynamıştır. Geriye kalan meralar ise artan otlatma baskısı nedeniyle verim düzeylerini ve kendini sürdürme yeteneğini yitirmeye yüz tutmuştur.

10 SORUDA GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR (GDO)

Ulusal Biyogüvenlik Yasası doğa için Anayasa niteliğinde olması gereken bir yasadır. Tohumculuk Kanunu ise doğanın anayasasına uygun bir kanun olarak çıkarılması gereken bir kanundu. Tohum şirketlerinin bastırmasıyla Türkiye’de önce Tohumculuk Kanunu çıkarıldı. Şimdi Ulusal Biyogüvenlik Yasası çıkarılmaya çalışılıyor. Tohumculuk Kanunu’nun doğayı ve çiftçiyi koruyan bir özelliği olmadığı gibi çiftçiyi de doğayı da yoksullaştıran bir yasa olduğu biliniyor.
Şimdi de çıkarılacak Ulusal Biyogüvenlik Yasası’nda genetiği değiştirilmiş tohumların alınması, satılması ve üretimde kullanılmasına serbestlik getirileceği söyleniyor. Peki, genetiği değiştirilmiş tohumların serbestçe alınması satılması ve genetiği değiştirilmiş tohumlarla üretim yapılması ülke ekonomisine ve üretici köylülere, çiftçilere yararlı mı yoksa zararlı mı olacak? Gelin 10 soruda buna cevap bulmaya çalışalım.
1 - Çiftçilerin hasattan tohumunu ayırma hakkı ihlal ediliyor mu?
Bilindiği gibi biz köylüler geleneksel (bilge) köylü tarımcılığında yeniden ekilmek üzere ürettiğimiz ürünümüzden tohumluğumuzu ayırabiliyor ve saklayabiliyorduk. Bu amaçla Tarım Bakanlığı tarafından köylerde kurulmuş olan selektör dairelerinde, ürünümüzden ayırdığımız tohumlukları yabani tohumlardan ayırıyor, yeterli irilikte ve olgunlukta olanları seçiyor, kullanıyorduk. Üretimimizi bu şekilde ayırdığımız tohumluğumuzla özgür bir biçimde sürdürüyorduk. Tarımı ve çiftçiyi var eden, tarımsal üretimin günümüze kadar sürmesini sağlayan bu bitki üretme hakkımız ilkönce selektör dairelerinin kapatılması, daha sonra da dışarıdan tohum alımının serbest bırakılmasıyla budanmaya başlandı.
Ardından milyarlarca çiftçiye ait olan bitki üretme hakkı şimdilerde sayıları 10′u bulmayan tohum şirketlerine tohumları patentleme izni verilerek elimizden alınıyor. Biz çiftçilerin ürettiğimiz ürünümüzden tohumluğumuzu ayırma hakkımız elimizden alınıyor.

The Shore - Son Kumsal ( Belgesel ) - İZLE

Yönetmen : Rüya Köksal 
Süre: 56 Dk.
Güzel bir yaz günü, Vakfıkebir kasabasının Dutluk plajında neşeyle bağrışan çocuklar, top oynayan, horon tepen gençler, güneşlenenler, yüzenler. Bir kaç yüz metre uzakta, onlarca kamyonun sahile boca ettigi kayaları denize dolduran iş makinaları. Koyun diğer ucunda ise otoyolu yine aynı dalgalardan korumak icin yapılan dalgakıran inşaatları. Doğal limanların ve balıkçı barınaklarının otoyol yapımı yüzünden yok olmasıyla kendilerine yeni yerler arayan balıkçıların takalarını karayoluyla taşımaları ve trajikomik öyküleri...Karadeniz halkının, yol yapma bahanesiyle denizinden koparılmasının hikayesi...
İnebolu ve Abana’da gösterimi engellenen, karadeniz otoyolu’nun yapımı sırasında yaşanan doğa katliamının anlatıldığı son kumsal belgeseli…
Belgeselin Karadeniz sahilindeki gösterim programının İnebolu durağında, filmin gösterimi Belediye Başkanı İdris Güleç tarafından engellenmiş, ertesi gün de abana kaymakamlığı belgeselin Abana’daki gösterimine izin vermemişti.
İnebolu’da yaşanan olayda belgeselin 7’nci dakikasında Başbakan Erdoğan’ın otoyol açılış görüntülerinin ardından Belediye Başkanı İdris Güleç,  yönetmeni yanına çağırarak “ Başbakanı doğa düşmanı gösteriyorsun! sen bu filmi al istanbul’daki komünistlere izlet!” diyerek yapım ekibinin ilçeyi terk etmesini istemişti.

Ekolojik Feminizmin Gücü ve Vaat Ettikleri - KAREN J. WARREN

Ekolojik feminizm (ekofeminizm), alternatif bir feminizm ve çevresel ahlak anlayışı olarak son zamanlarda hak ettiği miktarda dikkati çekmeyi başardı. Francoise d’Eaubonne’un ekofeminizm kavramını 1974’te kadınların ekolojik bir devrim yapabilme potansiyelini gündeme getirdiğinde açıklamasından bu yana, bu terim bir çok şekilde kullanılmıştır. Benim bu terimi bu yazıda kullandığım üzere, ekolojik feminizm kadın hakimiyeti ve doğa hakimiyeti arasında bulunan önemli tarihsel, deneysel, sembolik, teorik bağlantıların mevcudiyeti ve hem feminizm hem de çevresel ahlak açısından hangisinin daha kritik olduğunun anlaşılmasıdır. Ekolojik feminizmin gücü ve vaat ettiklerinin hem feminizmin yeniden kavranması açısından hem de kadın hakimiyeti ve doğa hakimiyeti arasında önemli bağlantılar sağlayan çevresel bir ahlak anlayışı geliştirmekte kendine özgü bir rejim oluşturmak olduğu düşüncesini savunuyorum. Bunu feminist ahlakın doğasını ve ekofeminizmin sağladığı feminist ve çevresel ahlak yollarını tartışarak yapıyorum. Kadının ve doğanın arasındaki birbirine eş ve onları birbirine bağlayan hakimiyeti ciddiye almak konusunda başarısız olan tüm feminist teoriler ve çevresel ahkal anlayışlarının en iyi ihtimalle tamamlanamamış ve en kötü ihtimalle basitçe yetersiz olduğu sonucuna varıyorum.

FEMİNİZM, EKOLOJİK FEMİNİZM VE KAVRAMSAL REJİMLER

Diğer oldukları bir yana, feminizm en azından seksist hakimiyeti sona erdirmek için bir harekettir. Sistematik ve devam eden kadın itaati ya da hakimiyetine katkıda bulunan herhangi bir faktörü ya da tüm faktörleri berteraf etmekle ilgilidir. Feministler kadın itaatinin çözümleri ve doğası hakkında hemfikir olmasalar da tüm feministler seksist hakimiyetin varlığı, bunun yanlış oluşu ve ortadan kaldırılması gerekliliği konusunda hemfikirdirler. “Feminist Konu” kadın hakimiyetinin anlaşılmasına herhangi bir şekilde katkıda bulunan konulardır. Eşit haklar, karşılaştırılabilir işiler için karşılaştırılabilir ücretler ve yemek üretimi devam eden kadın boyun eğmesinin ve istismarının anlaşılmasına katkıda bulunduklarının anlaşılması

Hiç bardakta mısır yediniz mi?

“Gıda kaynaklarını kontrol eden, insanları kontrol eder.”                             
-Henry Kissinger
“Gıda güçtür! Biz bunu davranışları kontrol etmek için kullanırız. Bazıları buna rüşvetçilik diyebilir. Özür dilemiyoruz.”
-Catherine Bertini(ABD eski Tarım Bakanı Yardımcısı, BM Gıda Programı eski yöneticisi)
 Komedi dizisi Seinfeld’in “The Mango” bölümünde Jerry Seinfeld şöyle diyor: “Bilim adamları çekirdeksiz karpuz yapmış. Çekirdeği tükürme sıkıntısı ne kadar büyük bir sorundu ki vakitlerini ve enerjilerini buna harcamışlar?” Seinfeld’in saf bir yaklaşımla anlayamadığı şu ki, o bilim adamlarının derdi bizi çekirdeği tükürme zahmetinden kurtarmak değil. Gıdanın genetiğiyle oynanması fikri, daha fazla tohum satarak para kazanmaktan çok çok öteye uzanıyor. Hayatın yazılımı olan DNA’yı ticari mal haline getirmekten tutun, insanları birer robot-köleye çevirmeye kadar geniş spektrumlu bir planın bir parçası.
Modern hayatta etrafımızda gördüğümüz her nesnenin bir tanımı, hayli uzun bir özellikler listesi var. Alınıp satılan her şey kitaplar dolusu yasa, yönetmelik ve standarda tabi. Bu durumu bir gereklilik gibi algıladık, olağan karşıladık. Bize satılan şeylerin çok ciddi ve sözüm ona mühim standartlarla tanımlanıyor olması gelişmişliğin bir göstergesiydi. Bu “tanımlama” deliliği sonunda canlı varlıklara da ulaştı. Bütün gıdamız canlı organizmalardan oluşur. Gıdanın tanımlanmasının ne anlama geldiğini hiç düşündünüz mü? Bitkilerin, hayvanların… hatta insanların!anımlama için kullanılacak ölçüt organizmanın “barkod”u olan DNA. Demek ki patentini, telif hakkını (ya da üretim hakkını, adına ne derseniz deyin) almak istediğiniz organizmanın DNA’sını yazabilmelisiniz. Genetik mühendisliği bunun için ortaya çıktı. Dev şirketler canlıların DNA’sını çözüp hayatın patentini alsınlar diye. Aldılar da.

Japonya'daki nükleer felaket Çernobil'i geçmek üzere

Japonya'daki nükleer felaket Çernobil'i geçmek üzereJaponya'da nükleer felaket her geçen dakika etkisini artırıyor. Fukuşima nükleer santralinde meydana gelen patlamadan sonra ortaya çıkan radyasyon seviyesinin 6'ya çıktığı açıklandı. Çernobil Felaketi 7 seviyesinde değerlendiriliyor.
Fransa'daki Nükleer Güvenlik İdaresi (ASN) Başkanı Andre-Claud Lacoste, Fukuşima 1 nükleer santralindeki iki numaralı reaktörün durumunun değerlendirilmesinden sonra, kazanın 1 ile 7 arasındaki Uluslararası Nükleer ve Radyolojik Durum Ölçeği'ne göre 6 olduğunu belirtti. Lacoste, Japonya'daki kazanın, 5 seviyesindeki "Three Mile Island" yoğunluğu düzeyine ulaştığını, 7 seviyesindeki Çernobil'e varmadığını söylemişti. Ölçeğe göre Ukrayna'nın Çernobil nükleer santralinde meydana gelen patlamanın büyüklüğü 7 olarak kabul ediliyor.