Doğanın yapıtlarındaki evrensel düzende şaşılası bir bağlaşma ve uyuşma var: Belli ki oluruna bırakılmış ve değişik başların yönettiği bir düzen değil bu. Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde, hükümetler de de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar. Bedenlerimizin gereksiz ve zararlı akıtlarla dolduğu oluyor: Bunlar iyi akıtlar da olabilir aslında (çünkü hekimler sağlığımızın fazla iyi olmasından korkarlar ve her şeyimiz değişken olduğu için derler ki sağlığımız fazla parlak, fazla kanlı canlı oldu mu özellikle bozmalı, hızını kesmeli, yoksa belli bir yerde dura kalamayan yaratılışımız düzensizce ve birdenbire geriye teper işte bu aşırı sağlığı önlemek için atletlere müshil verir ve kan alırlar bir yerlerinden). Ya da kötü akıtlar aşırı çoğalıyor ki, hastalıkların genel nedeni budur. Buna benzer bir aşırı çoğalma yüzünden devletlerin hastalandığı görülür ve onlar için de türlü müshiller kullanmak adet olmuştur. Kimi zaman büyük sayıda ailelere göç ettirildi, ülkenin yükünü azaltmak için; bunlar gider başkalarının zararına geçinecek bir yer ararlardı. İşte böylece bizim eski Franklar Almanya içlerinden gelip Galya’yı aldılar, ilk sakinlerini kovdular; sonsuz bir insan seli böylece gelişip Brennus ve başkaları zamanında İtalya’ya aktı. Gotlar, Vandallar için de, bugün Yunanistan’ın ilk halkını kovup yerine oturanlar için de böyle oldu.
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Montaigne; İyi Amaç Uğruna Kötü Yollar
Doğanın yapıtlarındaki evrensel düzende şaşılası bir bağlaşma ve uyuşma var: Belli ki oluruna bırakılmış ve değişik başların yönettiği bir düzen değil bu. Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde, hükümetler de de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar. Bedenlerimizin gereksiz ve zararlı akıtlarla dolduğu oluyor: Bunlar iyi akıtlar da olabilir aslında (çünkü hekimler sağlığımızın fazla iyi olmasından korkarlar ve her şeyimiz değişken olduğu için derler ki sağlığımız fazla parlak, fazla kanlı canlı oldu mu özellikle bozmalı, hızını kesmeli, yoksa belli bir yerde dura kalamayan yaratılışımız düzensizce ve birdenbire geriye teper işte bu aşırı sağlığı önlemek için atletlere müshil verir ve kan alırlar bir yerlerinden). Ya da kötü akıtlar aşırı çoğalıyor ki, hastalıkların genel nedeni budur. Buna benzer bir aşırı çoğalma yüzünden devletlerin hastalandığı görülür ve onlar için de türlü müshiller kullanmak adet olmuştur. Kimi zaman büyük sayıda ailelere göç ettirildi, ülkenin yükünü azaltmak için; bunlar gider başkalarının zararına geçinecek bir yer ararlardı. İşte böylece bizim eski Franklar Almanya içlerinden gelip Galya’yı aldılar, ilk sakinlerini kovdular; sonsuz bir insan seli böylece gelişip Brennus ve başkaları zamanında İtalya’ya aktı. Gotlar, Vandallar için de, bugün Yunanistan’ın ilk halkını kovup yerine oturanlar için de böyle oldu.İNSANİ GEREKSİNMELER VE YABANCILAŞMA
Sosyalizmde insani gereksinmelerin zenginliğinin ne anlam kazandığını ve, bunun sonucu, yeni bir üretim biçimi ile yeni bir üretim nesnesinin ne anlam kazandıklarını görmüş bulunuyoruz: insanın özsel gücünün yeni bir belirtisi ve insani
özün yeni bir zenginleşmesi. Özel mülkiyet çerçevesinde, şeyler ters
bir anlam kazanırlar. Her insan, öteki için, onu yeni bir özveriye
zorlamak, yeni bir bağımlılık içine sokmak ve yeni bir yararlanma, ve bunun sonucu iktisadi yıkım biçiçimine götürmek üzere, yeni
bir gereksinme yaratmaya çalışır. Herkes, onda kendi bencil
gereksinmesinin doyumunu bulmak için, öteki insanları egemenlik altına
alan yabancı bir özsel güç yaratma ardında koşar. Nesneler yığını
ile birlikte, demek ki, yabancı varlıkların insanın uyruğu bulunduğu
egemenliği de büyür ve her yeni ürün, bu karşılıklı aldatma ve
karşılıklı soygunu daha da pekiştirir. İnsan insan olarak bir o kadar
yoksullaşır, düşman varlığa egemen olmak için bir o kadar paraya gereksinme duyar, ve parasının erkliği de üretim hacmi ile tastamam ters orantılı olarak düşer, yani paranın erkliği
arttığı ölçüde, onun yoksulluğu da artar. — Demek ki, para
gereksinmesi, ekonomi politik tarafından üretilen gerçek gereksinme ve
onun ürettiği tek gereksinmedir. Paranın niceliği gitgide onun tek ve erkli
özgülüğü durumuna gelir; her şeyi kendi soyutlamasına indirgediği gibi,
kendi öz hareketi içinde kendini de nicel bir varlığa indirger. Ölçü yokluğu ve ölçüsüzlük onun gerçek ölçüsü durumuna gelirler.
Kitle ve İktidar - Elias Canetti
“Güç” sözcüğü, etkisi bakımından doğrudan ve burada olan bir şeyi, iktidardan daha dolaysız bir biçimde zorlayıcı bir şeyi akla getirir. “ Fiziksel Güç” deyişi, gerçekte aynı fikrin yalnızca daha açık bir ifadesidir; çünkü daha aşağı ve kaba dışavurumların içindeki iktidar, her zaman güç olarak daha iyi betimlenmiştir; örneğin avın yakalanıp ağza götürülmesi güç aracılığıyla gerçekleştirilir. Güç kendisine zaman tanındığında iktidar haline gelir, ama kriz anı, geri dönüşsüz karar anı gelince güç çıplak güç haline döner. İktidar daha geneldir ve güçten daha geniş bir uzam üzerinde işler; iktidar çok daha fazlasını içerir ama daha az dinamiktir. İktidar daha törenseldir, hatta belirli bir sabır ölçüsü vardır. Güç ve iktidar arasındaki ayrım kedi ile fare arasındaki ilişkiyle çok basit bir biçimde örneklenebilir.Kedi, gücü, fareyi yakalamak, onu ele geçirmek, pençelerinin arasında tutmak ve nihai olarak da öldürmek için kullanır. Ama fareyle oynamasında bir başka etken daha vardır. Kedi farenin gitmesine izin verir, birazcık kaçmasına, hatta arkasını dönmesine fırsat tanır; bu süre boyunca fare artık güce maruz değildir. Ancak hala kedinin iktidar [alan]ının içindedir ve her an tekrar yakalanabilir. Derhal uzaklaşırsa, kedinin iktidar alanından kaçar; ama, artık ulaşılamayacak olduğu noktaya varana kadar hala kedinin iktidar alanının içindedir. Kedinin egemen olduğu uzam, fareye yaşattığı umut anları, bir yandan da bütün bu zaman zarfında onu yakından izlemeyi sürdürmesi ve onu yok etmeye gösterdiği ilgiyi ve yok etme niyetini asla elden bırakmaması; bunların hepsine, yani uzam, umut, dikkatle izleme ve yok etme niyetine iktidarın fiili bedeni, ya da daha basit bir biçimde, iktidarın ta kendisi denebilir.
![]() |
Kapital’e Karşı Devrim*-Antonio Gramsci
Bolşevik Devrimi şimdi kesinlikle Rusya halkının genel devriminin bir
parçasıdır. İki ay öncesine kadar Maksimalistler, olayların durulmamasını,
geleceğe doğru ilerleyişe ara verilmemesini ve ulaşılabilecek bir nihai çözüme
–burjuva çözüme– izin verilmemesini sağlamak zorunda olan etkin eylemcilerdi.
Şimdi bu Maksimalistler, iktidarı ele geçirdiler, kendi diktatörlüklerini
kurdular ve sosyalist bir çerçeve yaratıyorlar. Devrim, zaten elde edilmiş
muazzam kazanımlar temelinde, kafadan çarpışmalar olmaksızın, uyumlu olarak
gelişmeye devam edecekse, bu çerçeve içerisine yerleşecektir.
Bolşevik Devrimi, olaylardan çok ideolojilerden oluşur. (Bu nedenledir ki, günlük olaylara ilişkin bildiğimizden daha fazlasını öğrenmeye aslında gereksinimimiz yok.) Bu devrim, Karl Marx’ın Kapital’ine karşı bir devrimdir. Rusya’da Marx’ın Kapital’i proletaryadan daha çok burjuvazinin kitabıydı. Çünkü olayların önceden belirlenmiş bir yolu nasıl izlemesi gerektiğinin; proletaryanın kendi ayaklanmasını, kendi sınıf istemlerini, kendi devrimini düşünebilmesinden önce, Batı tipi bir uygarlığın kurulmasıyla Rusya’da bir burjuvazinin nasıl gelişmek ve bir kapitalist çağın nasıl açılmak zorunda olduğunun eleştirel bir kanıtı olarak duruyordu Kapital. Ama olaylar, ideolojilerin üstesinden geldi. Olaylar, tarihsel maddeciliğin yasalarına göre Rusya’da tarihin nasıl gelişeceğini belirleyen eleştirel şemanın yanlışlığını kanıtladı. Bolşevikler, Karl Marx’ı reddediyorlar. Onların apaçık eylemleri ve fetihleri, tarihsel maddeciliğin yasalarının sanılabileceği ve sanıldığı kadar katı olmadığına tanıklık etmektedir.
Bolşevik Devrimi, olaylardan çok ideolojilerden oluşur. (Bu nedenledir ki, günlük olaylara ilişkin bildiğimizden daha fazlasını öğrenmeye aslında gereksinimimiz yok.) Bu devrim, Karl Marx’ın Kapital’ine karşı bir devrimdir. Rusya’da Marx’ın Kapital’i proletaryadan daha çok burjuvazinin kitabıydı. Çünkü olayların önceden belirlenmiş bir yolu nasıl izlemesi gerektiğinin; proletaryanın kendi ayaklanmasını, kendi sınıf istemlerini, kendi devrimini düşünebilmesinden önce, Batı tipi bir uygarlığın kurulmasıyla Rusya’da bir burjuvazinin nasıl gelişmek ve bir kapitalist çağın nasıl açılmak zorunda olduğunun eleştirel bir kanıtı olarak duruyordu Kapital. Ama olaylar, ideolojilerin üstesinden geldi. Olaylar, tarihsel maddeciliğin yasalarına göre Rusya’da tarihin nasıl gelişeceğini belirleyen eleştirel şemanın yanlışlığını kanıtladı. Bolşevikler, Karl Marx’ı reddediyorlar. Onların apaçık eylemleri ve fetihleri, tarihsel maddeciliğin yasalarının sanılabileceği ve sanıldığı kadar katı olmadığına tanıklık etmektedir.
Liberalizmle Mücadele - Mao Zedung
Biz aktif ideolojik mücadeleden yanayız; çünkü bu mücadele, Parti ve devrimci
örgütler içinde savaşımızın yararına olan birliği sağlayan silahtır. Her
komünist ve her devrimci bu silaha sarılmalıdır.
Buna karşılık liberalizm, ideolojik mücadeleyi reddeder ve ilkesiz barıştan yanadır; bu yüzden yozlaşmış ve bayağı bir tavra yol açar, Parti ve devrimci örgütler içindeki bazı birimlerde ve bireylerde siyasi soysuzlaşmayı doğurur.
Liberalizm, kendisini çeşitli biçimlerde gösterir.
Bir kimse açıkça hata işlediğinde, barış ve dostluk uğruna işi oluruna bırakmak; eski bir tanıdık, bir hemşeri, okul arkadaşı, yakın bir dost, sevilen biri, eski bir meslektaş ya da alt kademeden eski bir arkadaştır diye ilkelere bağlı tartışmadan kaçınmak. Ya da arayı bozmamak için, meseleye derinliğine girmeyip, şöyle bir dokunup geçmek. Bunun sonucunda hem örgüt, hem de o kişi zarar görür. Bu, liberalizmin birinci biçimidir.
Düşüncelerini örgüte aktif olarak iletmek yerine, özel çevrelerde sorumsuz eleştirilere girişmek. Kişilerin yüzlerine karşı hiç bir şey söylemeyip arkalarından çekiştirmek ya da toplantıda birşey söylemeyip sonradan dedikodu yapmak. Kollektif hayatın ilkelerine kulak asmayıp kendi bildiğini okumak. Bu, liberalizmin ikinci biçimidir.
Buna karşılık liberalizm, ideolojik mücadeleyi reddeder ve ilkesiz barıştan yanadır; bu yüzden yozlaşmış ve bayağı bir tavra yol açar, Parti ve devrimci örgütler içindeki bazı birimlerde ve bireylerde siyasi soysuzlaşmayı doğurur.
Liberalizm, kendisini çeşitli biçimlerde gösterir.
Bir kimse açıkça hata işlediğinde, barış ve dostluk uğruna işi oluruna bırakmak; eski bir tanıdık, bir hemşeri, okul arkadaşı, yakın bir dost, sevilen biri, eski bir meslektaş ya da alt kademeden eski bir arkadaştır diye ilkelere bağlı tartışmadan kaçınmak. Ya da arayı bozmamak için, meseleye derinliğine girmeyip, şöyle bir dokunup geçmek. Bunun sonucunda hem örgüt, hem de o kişi zarar görür. Bu, liberalizmin birinci biçimidir.
Düşüncelerini örgüte aktif olarak iletmek yerine, özel çevrelerde sorumsuz eleştirilere girişmek. Kişilerin yüzlerine karşı hiç bir şey söylemeyip arkalarından çekiştirmek ya da toplantıda birşey söylemeyip sonradan dedikodu yapmak. Kollektif hayatın ilkelerine kulak asmayıp kendi bildiğini okumak. Bu, liberalizmin ikinci biçimidir.
Şiddet Üzerine - Fanon
İster bilinen usullerle olsun, isterse de yeni birtakım yollarla gerçekleşmiş olsun, ulusal bağımsızlık, ulusal doğuş, ulustan kavme geçiş ve sömürgecilikten kurtuluş her zaman şiddete dayalı olgular olmuşlardır. Bu olgular şu düzeylerde ele alınmışlardır: Kişisel ilişkiler... spor kulüpleri... kokteyller ve partilerde bir araya gelen insanlar... Bağımlılıktan kurtuluş... özel ya da devlet bankalarının yönetim polis teşkilatı.. bağımlılıktan kurtuluş... kısacası bir “insan tipi”nin yerini bir “başka tip”in alması... Birinden diğerine geçişten çok genel anlamda, komple ve kesin bir yerini alma söz konusudur... Esasında yeni bir ulusun ortaya çıkışı, yeni bir devletin kuruluşu, ekonomik ve siyasi ilişkiler de benzer şekilde açıklanabilir. Fakat biz, sömürgecilikten kurtuluştan, daha başlangıçta kestirip atmadan, ihtiyatla söz etmeyi yeğ tuttuk. Böyle davranmamızın önemi, sömürgecilikten kurtuluş eyleminin daha başlangıcından beri sömürgeleştirilen insanın isteklerine minimum düzeyde yer vermesinden ileri gelmektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, sömürgecilikten kurtuluş eyleminin başarı grafiği tamamıyla değişen toplumsal yapı içinde yer alır. Değişimin taşıdığı önem, istenmiş ve ısrarla üzerinde durulmuş olmasındadır. Değişimin gerekliliği düşüncesi, ana hatlarıyla, sömürgeleştirilen erkeğin ve kadının bilincinde ve hayatında, istesinler ya da istemesinler, yer eder. Değişimin meydana getireceği olaylar ve olgular bir başka tip erkek ve kadının (sömürgecilerin) şuurlarında ürküntü yaratacaktır.Dünyanın düzenini değiştirmeyi amaçlayan bir sömürgecilikten kurtuluş eylemi tam bir düzensizlik programıdır, yahutta en azından öyle görülür. Sömürgecilikten kurtuluş eylemi, esrarlı bir işlemin, doğal bir sarsıntının ve karşılıklı uzlaşmada dayalı bir anlaşmanın eseri olabilir. Bilindiği üzere bu tarihi bir süreçtir. Ona tarihi nitelik veren şekil ve öz çekip alındığı ölçüde berraklaşacak, anlaşılabilir, kavranabilir hale gelecektir. Sömürgecilikten kurtuluş eylemi, sömürgeciliğin beslediği ve sömürgecilikten orijinalitesini alan, temelde birbirleriyle çelişen iki gücün karşı karşıya gelmesidir. İlk karşı karşıya gelişleri (sömürgeci ve sömürülen insanın) şiddet içinde olmuştur. Bir arada bulunmaları süngü ve silahla devam etmiştir. Bu iki güç çok eskiden beri birbirlerine aşinadırlar. Gerçekten de sömürgecinin onları “tanımak” şeklinde bir dil kullanmakta hakkı vardır. Sömürgeleştirilen insanı ortayı çıkaran da, bunun devamını sağlayan da sömürgecinin kendisidir. Sömürgeci tüm varlığını sömürge sisteminden kazanır.
Bizim Marx - Antonio Gramsci
Bizler Marksist miyiz? Marksist diye bir şey var mı? Ey saçmalık, yalnız sen ölümsüzsün. Bu soru büyük olasılıkla önümüzdeki günlerde, ölümünün yüzüncü yılı yaklaşırken tekrar gündeme gelecek ve cevaben mürekkep ile ahmaklık nehir olup akacak. Boş laflar ve kılı kırk yaran anlamsız akıl yürütmeler, insanlığın vazgeçilmez mirasının parçasıdır. Marx, bir tür küçük, muntazam bir doktrin yazmamıştır; o bize kategorik buyruklar, mutlaklar ve karşı gelinemez normlarla yüklü, zaman ve uzam kategorilerinin dışında duran kıssalar bırakan bir Mesih değildir. Onun tek kategorik buyruğu, tek normu şudur: Dünyanın bütün işçileri, birleşin! O halde Marksistleri Marksist olmayanlardan ayıran şey, örgütlenme görevini anlamak ve dolayısıyla örgütlenip güçleri birleştirmek için bu görevinin propagandasını yapmaktır. Az ya da çok: O halde kim Marksist değildir ki? Zaten durum da budur: Farkında olmasa da herkes biraz Marksisttir. Marx büyük bir adamdı, bu dünyada yaptıkları, sıfırdan bir şey icat ettiği ya da mucizevî bir şekilde tarihe orijinal bir bakış getirdiği için değil, daha önceden parçalı, noksan ve olgunlaşmamış olanı, olgun, sistematik ve öz bilinçli bir hale getirdiği için sonuç vermiştir. Onun kişisel bilinci herkesin bilinci olabilir, daha şimdiden birçoklarının bilinci haline geldi bile. Bundan dolayı Marx yalnızca bir düşünce adamı değil, aynı zamanda bir eylem adamıdır. Düşüncesinde olduğu kadar eyleminde de büyük ve verimlidir; kitapları düşünme tarzımızı değiştirdiği gibi dünyayı da değiştirmiştir.
Marx, insanlık tarihine, bilinç alanına aklın girmesidir.
Marx’ın eserleri, tam da Thomas Carlyle ve Herbert Spencer arasında, insanın tarihteki rolü üzerine büyük bir savaşın sürdüğü bir döneme denk düşer.
Marx, insanlık tarihine, bilinç alanına aklın girmesidir.
Marx’ın eserleri, tam da Thomas Carlyle ve Herbert Spencer arasında, insanın tarihteki rolü üzerine büyük bir savaşın sürdüğü bir döneme denk düşer.
Neden Kapitalizmde Ahlâk İstisna, Ahlâksızlık Kuraldır? - Fikret Başkaya
Kapitalizmin doğası, temel eğilimlerinin ve dinamiklerinin zorunlu bir sonucu olarak, kendine özgü bir ahlâka sahip olamazdı ama geçmiş uygarlıklardan miras kalanı aşındırabilirdi.
Şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir. Kapitalizm denmiyor da “ekonomi” veya “piyasa ekonomisi” deniyor. Dolayısıyla söze yalanla başlanıyor. Eğer kapitalizm denirse, sömürü, yağma, talan, kolonyalizm ve emperyalizm, ekolojik yıkım gibi kelimelerin ve kavramların imâ edilme riski vardır. Dolayısıyla işin tadını kaçırmanın âlemi yok. Böylece kapitalizm denilen musîbetin insanlığın normal hali olarak görülmesi, öyle algılanması amaçlanıyor…
Oysa, kapitalizm netâmeli, tehlikeli bir sapmadır ve insanlığın normal hali değildir. Macar iktisatcı/antropolog, “Büyük Dönüşüm” adlı ünlü eserin yazarı Karl Polanyi, kapitalizmin insanlığın normal hâli olmadığını, yıkıcı/ tehlikeli bir sapma olduğunu şöyle ifade ediyordu:
“Ama hiçbir toplum, insânî ve doğal özü ile iş düzenini bu şeytanî dişlilerin hasarından korumadan, çok kısa bir süre için bile böylesine ham hayallerden oluşan bir sistemin etkilerine dayanamızdı”. Dayanamadığı ortada değil mi? Karl Marks, Karl Polanyi’den yüz yıl kadar önce, “Felsefenin Sefaleti” adlı ünlü eserinde, kapitalist sistemin manzarasını şöyle resmediyordu:
Şeyleri adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir. Kapitalizm denmiyor da “ekonomi” veya “piyasa ekonomisi” deniyor. Dolayısıyla söze yalanla başlanıyor. Eğer kapitalizm denirse, sömürü, yağma, talan, kolonyalizm ve emperyalizm, ekolojik yıkım gibi kelimelerin ve kavramların imâ edilme riski vardır. Dolayısıyla işin tadını kaçırmanın âlemi yok. Böylece kapitalizm denilen musîbetin insanlığın normal hali olarak görülmesi, öyle algılanması amaçlanıyor…
Oysa, kapitalizm netâmeli, tehlikeli bir sapmadır ve insanlığın normal hali değildir. Macar iktisatcı/antropolog, “Büyük Dönüşüm” adlı ünlü eserin yazarı Karl Polanyi, kapitalizmin insanlığın normal hâli olmadığını, yıkıcı/ tehlikeli bir sapma olduğunu şöyle ifade ediyordu:
“Ama hiçbir toplum, insânî ve doğal özü ile iş düzenini bu şeytanî dişlilerin hasarından korumadan, çok kısa bir süre için bile böylesine ham hayallerden oluşan bir sistemin etkilerine dayanamızdı”. Dayanamadığı ortada değil mi? Karl Marks, Karl Polanyi’den yüz yıl kadar önce, “Felsefenin Sefaleti” adlı ünlü eserinde, kapitalist sistemin manzarasını şöyle resmediyordu:
Kafka’yı nasıl okumalı? - A.Ömer Türkeş
Yaşamı boyunca pek tanınmayan, tüm yazdıklarının imha edilmesini vasiyet ettiği yakın arkadaşı Max Brod’un ‘ihaneti’ sayesinde hikaye ve romanlarıyla bir edebiyat efsanesine dönüşen Franz Kafka, 1883’te, Alman asıllı Yahudi bir tüccarın en büyük oğlu olarak Prag’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Alman okullarında tamamladı. 1901’de Karl Ferdinand Üniversitesi’nin kimya fakültesine kayıt yaptırdıysa da, karar değiştirip önce edebiyat ve sanata yöneldi, en sonunda annesiyle babasının isteğine uyarak hukuk eğitiminde karar kıldı. Üniversite yılları verimliydi Kafka’nın. 1902 yılında tanıştığı Max Brod sayesinde Prag’ın edebiyat çevrelerine açıldı. Nietzsche’den, Darwin’den ve ‘sosyalizm’den etkilendi. Dini inançları olmamakla birlikte, etnik kimliği nedeniyle Yiddiş tiyatro çalışmalarında yer aldı.
Hastalıklar, aşklar
1906’da hukuk doktoru olduktan sonra bir yıl mahkeme stajı gördü. 1908 ortalarında Bohemya Krallığı İşçi Kaza Sigortaları Kurumu’na hukuk danışmanı olarak girdi. Yarı zamanlı bu iş sayesinde yazmaya zaman ayırabiliyordu. Sanılanın aksine ne içine kapanıktı ne de sosyal ilişkileri zayıftı. Yürüyüş yapmayı, yüzmeyi ve kürek çekmeyi, dakika dakika planladığı seyahatlere çıkmayı seviyordu. Kadınlarla ilişkisiyse ikircikliydi; bir yandan fahişelere düşkünlük gösterirken diğer yandan tutkulu romantik aşk arayışındaydı. Evliliğe her zaman soğuk bakan Kafka, 1912’de nişanlandığı Felice Bauer’le sıkıntılarla dolu beş yıllık nişanlılık süresinden sonra 1917’de ayrıldı. Bu dönem aynı zamanda Kafka’nın en verimli çağıydı: Bir gecede yazdığı ’Dos Urteil / Yargı’, en önemli yapıtlarından ’Die Venvandlung / Değişim’ ve yarım bıraktığı ’Der Verschollene / Kayıp’ romanı, çocuk ile aile arasındaki çatışmaları konu alan hikayeleriyle tematik bir bütünlük gösterirler. Kafka bu dönem içinde, ’Der Prozess / Dava’ romanını ve ’In der Strafkolonie / Ceza Sömürgesi’ adlı uzun hikayesini de tamamlar.
Hastalıklar, aşklar
1906’da hukuk doktoru olduktan sonra bir yıl mahkeme stajı gördü. 1908 ortalarında Bohemya Krallığı İşçi Kaza Sigortaları Kurumu’na hukuk danışmanı olarak girdi. Yarı zamanlı bu iş sayesinde yazmaya zaman ayırabiliyordu. Sanılanın aksine ne içine kapanıktı ne de sosyal ilişkileri zayıftı. Yürüyüş yapmayı, yüzmeyi ve kürek çekmeyi, dakika dakika planladığı seyahatlere çıkmayı seviyordu. Kadınlarla ilişkisiyse ikircikliydi; bir yandan fahişelere düşkünlük gösterirken diğer yandan tutkulu romantik aşk arayışındaydı. Evliliğe her zaman soğuk bakan Kafka, 1912’de nişanlandığı Felice Bauer’le sıkıntılarla dolu beş yıllık nişanlılık süresinden sonra 1917’de ayrıldı. Bu dönem aynı zamanda Kafka’nın en verimli çağıydı: Bir gecede yazdığı ’Dos Urteil / Yargı’, en önemli yapıtlarından ’Die Venvandlung / Değişim’ ve yarım bıraktığı ’Der Verschollene / Kayıp’ romanı, çocuk ile aile arasındaki çatışmaları konu alan hikayeleriyle tematik bir bütünlük gösterirler. Kafka bu dönem içinde, ’Der Prozess / Dava’ romanını ve ’In der Strafkolonie / Ceza Sömürgesi’ adlı uzun hikayesini de tamamlar.
Aslan Dik Bakarak Öldürür - Subcomandante Marcos
Koca Antonio, eski tüfeğiyle Amerikan pumasına benzeyen bir dağ aslanı avladı. Bundan bir kaç gün önce, "Bu tip tüfekleri Hernan Cortes'in Meksika'yı işgal ettiği zamanlarda kullanırlardı" diye tüfeğiyle dalga geçmiştim.
"Evet ama bak şimdi kimin ellerinde," diyerek savunmuştu kendini. Şu anda tabaklamak için aslanın son et parçasını ayırıyor derisinden. Gururla deriyi gösteriyor bana. Üzerinde tek bir delik bile yok.
"Gözünden vurmuşsun," diyerek tahmin yürütüyorum.
"Deriye zarar vermemenin tek yolu bu," diye cevaplıyor beni.
"Peki, ne yapacaksın bu deriyi?" diye soruyorum.
"Koca Antonio sorumu cevapsız bırakıyor. Palasıyla sessizce deriyi kazımaya devam ediyor. Yanına oturup pipomu doldurduktan sonra tütün sarma aletiyle ona bir sigara sarmaya çalışıyorum. Bir şey söylemeden sigarayı ona uzatıyorum, sigaraya şöyle bir baktıktan sonra kağıdı tekrar açıyor:
"Becerememişsin," diyor, sigarayı yeniden sararken. Bu tütün seremonisini paylaşıyoruz beraberce oturduğumuz yerde.
Sigarasından her nefes çekişinde ilmek ilmek örüyor hikayesini Koca Antonio:
Aslan Dik Bakarak Öldürür
Aslan, diğer hayvanlar güçsüz olduğu için güçlüdür. Aslan, diğer hayvanların etiyle beslenir çünkü bu hayvanlar yenmelerine kendileri izin verirler. Aslan pençeleri ya da dişleriyle öldürmez. Aslan dik bakarak öldürür. Önce yavaş yavaş yaklaşır... sessizce, çünkü pençelerinde sesi öldüren bulutlar vardır aslanın. Sonra sıçrar ve tek hamlede kurbanını alaşağı eder. Gücüncen çok, yarattığı şaşkınlıktır marifeti.
"Evet ama bak şimdi kimin ellerinde," diyerek savunmuştu kendini. Şu anda tabaklamak için aslanın son et parçasını ayırıyor derisinden. Gururla deriyi gösteriyor bana. Üzerinde tek bir delik bile yok.
"Gözünden vurmuşsun," diyerek tahmin yürütüyorum.
"Deriye zarar vermemenin tek yolu bu," diye cevaplıyor beni.
"Peki, ne yapacaksın bu deriyi?" diye soruyorum.
"Koca Antonio sorumu cevapsız bırakıyor. Palasıyla sessizce deriyi kazımaya devam ediyor. Yanına oturup pipomu doldurduktan sonra tütün sarma aletiyle ona bir sigara sarmaya çalışıyorum. Bir şey söylemeden sigarayı ona uzatıyorum, sigaraya şöyle bir baktıktan sonra kağıdı tekrar açıyor:
"Becerememişsin," diyor, sigarayı yeniden sararken. Bu tütün seremonisini paylaşıyoruz beraberce oturduğumuz yerde.
Sigarasından her nefes çekişinde ilmek ilmek örüyor hikayesini Koca Antonio:
Aslan Dik Bakarak Öldürür
Aslan, diğer hayvanlar güçsüz olduğu için güçlüdür. Aslan, diğer hayvanların etiyle beslenir çünkü bu hayvanlar yenmelerine kendileri izin verirler. Aslan pençeleri ya da dişleriyle öldürmez. Aslan dik bakarak öldürür. Önce yavaş yavaş yaklaşır... sessizce, çünkü pençelerinde sesi öldüren bulutlar vardır aslanın. Sonra sıçrar ve tek hamlede kurbanını alaşağı eder. Gücüncen çok, yarattığı şaşkınlıktır marifeti.
Felsefi Vejetaryenizm - Karen Davis
Kuşların ve diğer hayvanların bir gıda kaynağı olarak kullanılmasını reddeden etik veganizm, beslenme biçimi ya da dogmaya kuru kuruya bir bağlılığa değil duyguları olan canlıların gıda kaynağı olarak kullanan her türden eylemin elimine edilmesi arzusuna dayanır. Tarihsel olarak etik vejetaryenizm hayvanların kas dokusunu ya da “et”ini yemeyi reddetmiştir; çünkü bu eylem sadece tüketmek adına bir hayvanın kasten öldürülmesini gerektirir. Etik vejetaryen hiç bir zararı bulunmayan bir hayvanı sadece insanın damak tadı ve topluma uymak adına öldürülmesine tiksintiyle bakarak bir hayvanın prematür ölümü adını vererek bu eylemi küçümser. Bu yüzden Plutarch şöyle söylemiştir, “ağız oldusu et yemek adına bir ruhu güneşten ve ışıktan mahrum bırakıyoruz ve ve o hayat ve zaman ise dünyaya neşeyle yaşamak için doğmuştu”.Fabrika çiftçiliğiyle yüzleşen nice insan hayvanların gıda olarak kullanılması için hayvanların aşağılanmasının kaçınılmaz olduğunu görüyor. Doğada hayvanlar kendi nedenleri adına varlar, başkaları kullansın diye var değiller, tarımda ise hayvanlar sadece kullanılmak için dünyaya getirilir, neşe ânı diye bir şey varsa o da hayvanın sahibinin “izni”ne bağlıdır, ayrıca söz konusu fayda karşısında ikincil bir öneme sahip olabilir, hayvanın sahibi hayvanların hayatlarında mutlak hüküm sahibidir, ne zaman isterse hayvanları öldürmek de bu hakka dahildir.
Makina-Oluş ve Arzu Üretimi - Mehmet Oruç
I. İnsan bedeni nasıl oldu da böyle mekanik bir şekilde hareket eder hale geldi? Boş zamanlarında kendilerini kötü hisseden, dışarıdan bir buyruğa göre hareket etmeye alıştırılmış insanlar haline getirildi? Emir almadan bir adım dahi atamayan, her şeye bir gram bile düşünmeden itaat eden otomat bedenler çağındayız. Rimbaud’un ‘Ben bir hayvanım, bir zenciyim…’ sözünde olduğu gibi modern çalışma koşullarındaki öznelerde ‘ben bir makineyim’ demeye başlamıştır. İktidarlar zaten bu her şeye uysalca razı olan bedenlerin oluşturduğu kitleler üzerinde etkili olmazlar mı?
Zaman dahi artık sayılabilen, sıkıntıyla duyumsadığımız bir şey haline getirildi. Zaman ve çalışma birbirine sıkı sıkıya bağlı bir gündelik hayat sıradanlığını kutsamakta. İşe veya çalışmanın gerçekleştirildiği herhangi bir şeye geç kalanlarda ya cezalandırılır ya da dışlanır. Denetim çağımızın kuralları böyle işliyor. Auschwitz kampının girişinde de zaten çalışma insanı özgürleştirir ‘Arbeit macht frei ‘ yazılı değil miydi? Günümüzde bu faşizm daha ince tekniklerle varlığını sürdürmekte. Artık çalışma alanlarındakiler de birbirlerini denetler hale gelmiştir. En kötüsü de bu olsa gerek. Dayanışma ve paylaşmanın yerini, bu kötücül çağda rekabet ve hırs alıyor. Daha fazla mala sahip olma duygusu üzerinden insanların kendi metalaşıyor ve yaşama yabancılaşıyor.
II. Yabancılaşma
“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar yurdundan bir telgraf aldım: ‘ Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak. Saygılar,’ diyordu. Bundan pek bir şey anlaşılmıyor. Belki dün ölmüştür.” [1] diye başlayan Camus’un
Toplum, durağan değildir; gelişmezse, kokuşur - Erich Fromm
Yaşamın yapısında umut ve inanca bağlı olan ve onların bir halkasını oluşturan bir öge daha vardır: cesaret, ya da Spinoza'nın adlandırmasıyla, direnme gücü. Belki de direnme gücü belirgin, daha açık bir anlatım, çünkü günümüzde cesaret daha çok yaşama yürekliliğini değil de ölme yürekliliğini göstermede kullanılıyor. Direnme gücü, umut ve inanç'ı, boş iyimserliğe ya da usdışı inanç'a dönüştürerek — dolayısıyla onları yokederek — bu ikisinden ödün verme yönünde baştan çıkarılmaya karşı koyma yetişidir. Direnme gücü, dünya "evet" sözcüğünü duymak istediğinde "hayır" diyebilme yetisidir.
Ancak direnme gücünün bir diğer yönünü dile getirmezsek, onu tam olarak anlayamayız. Bu, korkusuzluktur. Korkusuz kişi gözdağından, hatta ölümden bile korkmaz. Ama çoğu kez olduğu gibi, "korkusuz" sözcüğü, tümüyle farklı birkaç yaklaşımı ve davranışı daha kapsar. Yalnızca en önemli üç tanesini söylüyorum: Birincisi, kişi yaşamayı umursamadığı için korkusuz olabilir; ona göre yaşam pek değerli değildir, dolayısıyla ölme tehlikesi karşısında bile korkusuzdur; ama ölümden korkmamasına karşın yaşamdan korkabilir. Korkusuzluğu, yaşam sevgisinden yoksun oluşundan kaynaklanmaktadır; yaşamını tehlikeye atma konumunda olmadığı zaman, genellikle korkusuz değildir. Hatta, yaşam korkusundan kendisinden korkmaktan, insanlardan korkmaktan kaçınmak için sık sık tehlikeli durumlar arar.
Ancak direnme gücünün bir diğer yönünü dile getirmezsek, onu tam olarak anlayamayız. Bu, korkusuzluktur. Korkusuz kişi gözdağından, hatta ölümden bile korkmaz. Ama çoğu kez olduğu gibi, "korkusuz" sözcüğü, tümüyle farklı birkaç yaklaşımı ve davranışı daha kapsar. Yalnızca en önemli üç tanesini söylüyorum: Birincisi, kişi yaşamayı umursamadığı için korkusuz olabilir; ona göre yaşam pek değerli değildir, dolayısıyla ölme tehlikesi karşısında bile korkusuzdur; ama ölümden korkmamasına karşın yaşamdan korkabilir. Korkusuzluğu, yaşam sevgisinden yoksun oluşundan kaynaklanmaktadır; yaşamını tehlikeye atma konumunda olmadığı zaman, genellikle korkusuz değildir. Hatta, yaşam korkusundan kendisinden korkmaktan, insanlardan korkmaktan kaçınmak için sık sık tehlikeli durumlar arar.
Psikolojik ve Ahlâkî Bir Sorun Olarak İtaatsizlik | Erich Fromm
Yüzyıllardan beri krallar, rahipler, feodal beyler, sanayi patronları ve ana-babalar itaatin bir erdem ve itaatsizliğin de kötü bir huy olduğunda ısrar edegelmişlerdir. Farklı bir bakış açısı ortaya koymak için, bu tavrın karşısına şu ifadeyi koyalım: İnsanlık tarihi, bir itaatsizlik eylemi ile başladı ve bir itaat eylemi ile sona erdirileceği hiç de ihtimal dışı değildir.
İbranî ve Yunan efsanelerine göre insanlık tarihi bir itaatsizlik eylemi ile başladı. Adem ile Havva, Aden cennetinde yaşadıkları sırada doğanın parçasıydılar; onunla uyum halindeydiler, ancak onu aşarak ötesine geçemediler. Onların doğanın içinde oluşları, ceninin ana rahminde oluşu gibiydi. İnsandılar, ama aynı zamanda henüz insan değildiler. Ne zamanki bir buyruğa karşı geldiler, herşey değişti. Toprak ve ana ile bağı koparıp, göbek bağını kesmekle, insan insanöncesi uyumdan sıyrıldı ve bağımsızlık ile özgürlüğe ilk adımı atabildi. Boyun eğmeme hareketi Adem'le Havva'yı özgür kıldı ve gözlerini açtı. Birbirlerini bir yabancı olarak ve kendileri dışındaki dünyayı da yabancı, hattâ düşman olarak algıladılar. İtaatsizlik eylemleri, doğa ile ilksel bağlarını kopardı ve onları ayrı bireyler haline getirdi. "İlk günah", insanı bozmak şöyle dursun, onu azat etti ve tarihin başlangıcı oldu. Kendi yeteneklerine güvenmek ve tümüyle insan olmayı öğrenmek için, insan Aden Cenneti'ni terketmek zorundaydı.
İbranî ve Yunan efsanelerine göre insanlık tarihi bir itaatsizlik eylemi ile başladı. Adem ile Havva, Aden cennetinde yaşadıkları sırada doğanın parçasıydılar; onunla uyum halindeydiler, ancak onu aşarak ötesine geçemediler. Onların doğanın içinde oluşları, ceninin ana rahminde oluşu gibiydi. İnsandılar, ama aynı zamanda henüz insan değildiler. Ne zamanki bir buyruğa karşı geldiler, herşey değişti. Toprak ve ana ile bağı koparıp, göbek bağını kesmekle, insan insanöncesi uyumdan sıyrıldı ve bağımsızlık ile özgürlüğe ilk adımı atabildi. Boyun eğmeme hareketi Adem'le Havva'yı özgür kıldı ve gözlerini açtı. Birbirlerini bir yabancı olarak ve kendileri dışındaki dünyayı da yabancı, hattâ düşman olarak algıladılar. İtaatsizlik eylemleri, doğa ile ilksel bağlarını kopardı ve onları ayrı bireyler haline getirdi. "İlk günah", insanı bozmak şöyle dursun, onu azat etti ve tarihin başlangıcı oldu. Kendi yeteneklerine güvenmek ve tümüyle insan olmayı öğrenmek için, insan Aden Cenneti'ni terketmek zorundaydı.
Umursama Kapasitesi - Mira Fong
“Başka bir varlığı onun sorunlarını kendi sorunlarıymış gibi sahiplenecek denli umursamak, kişinin gerçek etik gelişiminin başlangıcıdır.” Felix Adler
Yoldaki nice insan gibi benim yolculuğum da anlam arayışı yolunda sürüp giden bir macera. 60’lardan 90’lara dek içinde nükleer karşıtı ve feminist hareketlerin, çevre ve hayvan özgürlüğü hareketlerinin de bulunduğu bir dizi toplumsal reform meydana geldi- bunlar daha az ayrıcalığı bulunan gruplara yönelik adalet ve eşitlik taleplerinin bir uzantısıydı.
Çoğu insan için ruhsal bir hayat yaşamak deyince akla meditasyon, yoga pratikleri ve kutsal metinlerin incelenmesi geliyor, tabii bunlara bir takım ezoterik öğretiler de dahil. Ayrıca insanların sağlığına ve refahına işaret eden kadim iyileşme sistemlerinin yeniden revaçta olduğunu görüyoruz. Bu tür odaklanmalar bir anlamda egoları şişiren ruhsal bir materyalizme dönüşüyor, gerçek ruhsal tesellimiz olan dünyayla değil de fiziksel benliğin iyileşmesine yoğunlaşıyor.
Gittikçe mükemmelleşen insan diye bir şey yoktur | Arthur Schopenhauer
İnsanın yavaş yavaş, hiç durmadan mükemmeliyete doğru ilerlediği tasavvurunun geçmişi belki de iki yüzyılı bile bulmaz. Schopenhauer bunun bir yanılsama olduğunu düşünür. O durağan diyebileceğimiz bir insan görüşüne sahipti. Nesiller birbirini takip eder, fakat büyük ölçüde aynıdırlar. İnsan belli değişmez niteliklere sahip olduğu için, büyük ölçüde diğerleri—maymun, aslan, herhangi bir ağaç yahut bitki—gibi bir türdür. Gittikçe daha mükemmel meşe ağaçlarına ya da daha mükemmel aslanlara doğru bir ilerleme yoktur; giderek daha mükemmelleşen insan diye bir şey de olamaz.Böyle bir görüş insan hayatını anlamından yoksun bırakmaz, fakat anlam değişime uğrar. Bir ara şartlar elverişlidir ve mükemmel bir ağaç ile karşılaşırız. Dolayısıyla uygun şartların bir araya gelmesiyle nadir zaman aralıklarında (görece mükemmel) insan türünün mükemmel örnekleriyle karşılaşırız. İnsan hayatının anlamı bu örnekleri vücuda getirmesinde aranmalıdır—bunlar zamanın taçyapraklarıdır; fakat bunlar zorunlu olarak zamana bağlı evrim denen şeyin sonunda görünmezler, orada burada, şartlar elverişli olduğunda ortaya çıkarlar. […] Değişimler bilgidedir, iradede değil; bir taş parçası ne kadar altına dönüşürse kötü insanlar da o kadar iyiye döndürülebilir, kedi fare yakalama dürtüsünü ne kadar kaybederse bir kimse bencilliğine de o kadar ikna edilebilir ya da bundan vazgeçirilebilir.
Nazizm psikolojisi ve aşağı orta sınıfın rolü üzerindeki etkisi – Erich Fromm |
Nazizm psikolojisiyle, çağdaş demokrasi sorunlarının anlaşılmasında yardımcı olacağını umarım. Nazizm psikolojisini tartışırken en önce temel bir sorunu -Ruhbilimsel etmenlerin Nazizmin anlaşılmasıyla olan ilgisi sorununu- ele almamız gerekir. Nazizmin bilimsel, hatta halk arasında ele alınışında, çoğu kez, birbirinin tersi iki görüş ortaya atılıyor: ilki, psikolojinin, faşizm gibi ekonomik ve siyasal bir görüngüye hiçbir açıklama getiremeyeceği, ikincisiyse faşizmin bütünüyle psikolojik bir sorun olduğu.
Birinci görüş, Nazizme ya yalnızca ekonomik dinamizmin, yani Alman emperyalizminin yayılmacı eğilimlerinin, ya da temelde siyasal bir görüngünün, yani devletin sanayiciler ve Junkerler tarafından desteklenen bir siyasal parti tarafından ele geçirilmesinin sonucu olarak bakıyor; kısacası, Nazizmin zaferi, bir azınlığın hilelerinin ve, nüfusun çoğunluğunu zorlamasının sonucu olarak görülüyor.
İkinci görüşse. Nazizmin yalnızca psikolojik, daha doğrusu psikopatolojik koşullar çerçevesinde açıklanabileceğini savunur. Hitler’e bir çılgın ya da “nevrotik” gözüyle bakılır, onu izleyenler de aynı ölçüde deli ve zihinsel açıdan dengesizdirler. L. Mumford tarafından geliştirilen bu açıklamaya göre, faşizmin gerçek kaynaklan, “ekonomide değil insan ruhunda” bulunabilir. Şöyle devam eder Mumford:
“Faşizmin açıklaması, Versailles Antlaşmasında ya da Alman Cumhuriyetinin yetersizliğinde değil, aşırı gurur, acımasızlıktan hoşlanma ve nevrotik parçalanmada aranmalıdır.”1
Birinci görüş, Nazizme ya yalnızca ekonomik dinamizmin, yani Alman emperyalizminin yayılmacı eğilimlerinin, ya da temelde siyasal bir görüngünün, yani devletin sanayiciler ve Junkerler tarafından desteklenen bir siyasal parti tarafından ele geçirilmesinin sonucu olarak bakıyor; kısacası, Nazizmin zaferi, bir azınlığın hilelerinin ve, nüfusun çoğunluğunu zorlamasının sonucu olarak görülüyor.
İkinci görüşse. Nazizmin yalnızca psikolojik, daha doğrusu psikopatolojik koşullar çerçevesinde açıklanabileceğini savunur. Hitler’e bir çılgın ya da “nevrotik” gözüyle bakılır, onu izleyenler de aynı ölçüde deli ve zihinsel açıdan dengesizdirler. L. Mumford tarafından geliştirilen bu açıklamaya göre, faşizmin gerçek kaynaklan, “ekonomide değil insan ruhunda” bulunabilir. Şöyle devam eder Mumford:
“Faşizmin açıklaması, Versailles Antlaşmasında ya da Alman Cumhuriyetinin yetersizliğinde değil, aşırı gurur, acımasızlıktan hoşlanma ve nevrotik parçalanmada aranmalıdır.”1
Burada yemek yeriz, Şurada da uyuruz- Gündüz Vassaf
''Kontes: Ama niye bu kadar içiyor ?
Antonio: Bizi yabani hayvanlardan ayıran şey budur Madam;susamadığımız zaman içmek ve canımız istediği zaman sevişmek."
Yüzyılımızın klasik ev/apartman birimi çeşitli bölümlere ayrılmıştır. Her alan, bedenin belirli bir fonksiyonuna göre ayarlanmıştır. Böylece, oturmak için bir oturma odası, yemek için yemek odası, uyumak için yatak odası, yıkanmak ve bağırsakları boşaltmak için banyo dairesi, yemek pişirmek için de bir mutfak vardır.
Çağdaş mimarinin buna tepkisi, hiç olmazsa duvarları açmak, daha doğrusu onları yıkmak oldu; böylece mekânlar arasında mümkün olduğu kadar insani temas kurulması sağlanacaktı. Ama, mekânın kullanımı hâlâ totaliterdir. Nerede, ne yapılması, hatta nasıl yapılması gerektiği emredilmektedir. Bedenin çeşitli fonksiyonlarına uymak suretiyle, çağdaş yaşama mekânı bizi bölmekte ve yönetmektedir; oysa, insan bir bütündür ve çok fonksiyonlu bir organizmadır.
Antonio: Bizi yabani hayvanlardan ayıran şey budur Madam;susamadığımız zaman içmek ve canımız istediği zaman sevişmek."
Beaumarchais
IYüzyılımızın klasik ev/apartman birimi çeşitli bölümlere ayrılmıştır. Her alan, bedenin belirli bir fonksiyonuna göre ayarlanmıştır. Böylece, oturmak için bir oturma odası, yemek için yemek odası, uyumak için yatak odası, yıkanmak ve bağırsakları boşaltmak için banyo dairesi, yemek pişirmek için de bir mutfak vardır.
Çağdaş mimarinin buna tepkisi, hiç olmazsa duvarları açmak, daha doğrusu onları yıkmak oldu; böylece mekânlar arasında mümkün olduğu kadar insani temas kurulması sağlanacaktı. Ama, mekânın kullanımı hâlâ totaliterdir. Nerede, ne yapılması, hatta nasıl yapılması gerektiği emredilmektedir. Bedenin çeşitli fonksiyonlarına uymak suretiyle, çağdaş yaşama mekânı bizi bölmekte ve yönetmektedir; oysa, insan bir bütündür ve çok fonksiyonlu bir organizmadır.
Diyeceksiniz ki korku bir bilim değildir - Korku Çağı - Albert Camus
XVII. yüzyıl, matematik çağı, XVIII. yüzyıl fizik çağı, XX. yüzyılımız korku çağıdır. Diyeceksiniz ki korku bir bilim değildir. Ama, bu korkuda bilimin payı var. Çünkü kuramsal alandaki son gelişmeleri onu kendi kendini yadsımaya götürdü; pratik alandaki gelişmeleri ise, bütün dünyayı yok edebilecek duruma geldi. Üstelik, korku bir bilim sayılmasa bile, onun bir teknik olduğu su götürmez.Yaşadığımız dünyada en göze çarpan şey, çoğu insanların, her çeşit inanç sahipleri dışında, gelecekten yoksun olmalarıdır. Geleceğe el atmayan, gelişme, iyileşme umudu olmayan bir yaşamın ne değeri olabilir? Aşılmaz bir duvarın önünde yaşamak köpekçe yaşamaktır. Doğrusunu isterseniz, benim kuşağımdakiler ve bugün atölyelere ve fakültelere girenler köpekçe yaşamış ve yaşamaktadırlar.
İnsanların geleceğe kapalı yaşamaları ilk kez bugün olmuyor elbet. Ama, insanlar eskiden konuşarak bağrışarak bu duvarı aşarlardı. Kendilerine umut veren başka değerleri yardıma çağırırlardı. Bugün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yineleyenlerden başka),
Yapısalcı Marksizm
Değişim Momentleri
Althusser'in Marx İçin ve Kapital’i Okumak adlı kitaplarının Paris’in hummalı politik kültürüne duhul ettiği ve yapısalcı marksizmi Saussure’cü semiyolojiye, batı marksizmine ve altmışlı yıllar boyunca tohumlanan post-marksizme ait bir dizi eğilime alternatif olarak tespit ettiği günden bugüne yaklaşık yirmi beş yıl geçti.[1]
O kısa ömründe yapısalcı marksizm, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan kuşkusuz en kapsamlı ve tartışmalı, ancak bir o kadar da güçlü bir teorik projeye dönüştü. Althusser'in, sonrasında dostlarının ve öğrencilerinin yaptığı çalışma, ayrıca ondan etkilenen felsefecilerden, sosyal bilimcilerden, edebiyat eleştirmenlerinden ve politik eylemcilerden oluşan heterojen bir grubun ortaya koyduğu çabalar, insanî kültürlerden teorik sorunlara kadar geniş bir alana yayılan bilgiye ait muazzam bir hacim oluşturdu.
Onlarca yıl geçtikten sonra yapısalcı marksizm, bazen verimli bazen de hasmane polemiklere konu oldu. Çatışma yaşadığı en göze çarpan isimler ve ilgili düşünsel alanlar şu şekilde sıralanabilir: Derrida’nın fenomenolojik postyapısalcılığı, Annales Okulu’nun yapısalcı-işlevselci tarihsiciliği, Deleuze ve Foucault’nun Nietzsche’ci postmodernizmi, Lacan’ın Saussure’cü psikoanalizi, Habermas’ın evrensel pragmatizmi ve E. P. Thompson’ın hümanist tarihsiciliği.[2]
O kısa ömründe yapısalcı marksizm, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan kuşkusuz en kapsamlı ve tartışmalı, ancak bir o kadar da güçlü bir teorik projeye dönüştü. Althusser'in, sonrasında dostlarının ve öğrencilerinin yaptığı çalışma, ayrıca ondan etkilenen felsefecilerden, sosyal bilimcilerden, edebiyat eleştirmenlerinden ve politik eylemcilerden oluşan heterojen bir grubun ortaya koyduğu çabalar, insanî kültürlerden teorik sorunlara kadar geniş bir alana yayılan bilgiye ait muazzam bir hacim oluşturdu.
Onlarca yıl geçtikten sonra yapısalcı marksizm, bazen verimli bazen de hasmane polemiklere konu oldu. Çatışma yaşadığı en göze çarpan isimler ve ilgili düşünsel alanlar şu şekilde sıralanabilir: Derrida’nın fenomenolojik postyapısalcılığı, Annales Okulu’nun yapısalcı-işlevselci tarihsiciliği, Deleuze ve Foucault’nun Nietzsche’ci postmodernizmi, Lacan’ın Saussure’cü psikoanalizi, Habermas’ın evrensel pragmatizmi ve E. P. Thompson’ın hümanist tarihsiciliği.[2]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
İlgilenilenler
- Niwemang - Half Moon (Yarım Ay) - İZLE
- Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor - İZLE
- UMUT / Yılmaz Güney - İZLE
- Türk Hamlesi / Turkish Gambit - İZLE
- Olimpia Garajı (Türkçe Dublaj ) - İZLE
- ARARAT - İZLE
- Ulis'in Bakışı - İZLE
- KUTSAL YÜREK - İZLE
- Çingeneler Zamanı - İZLE
- Otobüs-The Bus (Yasaklı film) - İZLE










