VAHŞETİN ÇAĞRISI- JACK LONDON

Çağrının Sesi

Buck, John Thornton için beş dakika içinde bin altı yüz dolar kazanınca, sahibinin bazı borçlarını ödemesini ve ortaklarıyla beraber, hikâyesi en az ülkenin kendisi kadar eski olan efsanevi kayıp madeni bulmak üzere Doğu'ya doğru yola çıkmasını da mümkün kılmıştı. Orayı pek çok adam aramıştı, ama pek azı bulabilmişti; gidip de dönemeyenlerin sayısı ise bir hayli fazlaydı. Bu kayıp maden trajediye bulanmış, gizemle örtülmüştü, ilk gideni kimse bilmiyordu. En eski rivayet bile ona ulaşamıyordu. En başından beri orada eski ve derme çatma bir kulübe vardı. Birçok adam ölürken bu kulübenin ve yerini belirlediği alanda bulunan madenin üzerine yeminler etmiş, iddialannı Kuzey'de bilinen tüm altın ayarlarından büyük külçelerle pekiştirmişlerdi.
Ama hiçbir canlı adam bu hazine evini yağmalayamamıştı ve ölüler de zaten ölüydü, işte bu nedenle John Thornton, Pete ile Hans, Buck ve yarım düzine başka köpekle birlikte, kendileri kadar becerikli adamlarla köpeklerin başaramadığını başarmak üzere Doğu'ya, bilinmeyene doğru yola çıktılar. Kızakla Yu-kon'dan yukarı yetmiş mil gittiler, sola Stewart Nehri'ne saptılar, Mayo ve McQuestion'i geçtiler ve kıtanın belkemiğini oluşturan görkemli zirvelerin arasında ip gibi dolaşan Stewart Nehri küçücük bir dere haline gelinceye kadar da bu yoldan ayrılmadılar.

John Thornton, insanlardan veya doğadan fazla şey bekleyen biri değildi. Yabani hayattan korkusu yoktu. Bir avuç tuz ve bir tüfekle vahşetin ortasına dalabilir, dilediği yerde, dilediği kadar yaşayabilirdi. Acelesi olmadığından, tıpkı Kızılderililer gibi akşam yemeğini gündüz yol üstünde avlar, yiyecek bulamayınca da tıpkı Kızılderililer gibi er ya da geç yiyeceğini bulacağından emin olarak, yoluna devam ederdi. Böylece Doğu'ya yaptıkları bu büyük yolculukta menüleri sadece etten, kızaktaki yükleri de cephane ve alet edevattan ibaretti ve zaman kartı sınırsız gelecek üzerine çekilmişti.
Buck için bu avlanmalar, balık tutmalar ve yabancı yerlerde bitmek bilmeyen yolculuk, sınırsız bir zevkti. Haftalarca yola devam ediyor, sonunda da haftalarca akıllarına esen yerde kamp kuruyorlardı. Köpekler etrafta keyifle dolaşıyor, adamlar donmuş çamur ve çakılların üzerinde ateşle delikler açıyor ve ateşin sıcaklığında sayısız kirli tava yıkıyorlardı. Kimi zaman aç kalıyor, kimi zaman ziyafetten bayram ediyorlardı, hepsi de avın bolluğuna ve kısmetine bağlıydı. Yaz geldi ve köpeklerle adamlar yüklerini sırtlandılar, mavi dağ göllerinin içinden sallarıyla geçtiler ve eski çağlardan beri orada bulunan ormandan testereyle kestikleri kütüklerden yapılmış ince uzun kayıklarla bilinmeyen nehirleri çıktılar veya indiler.
Aylar boyunca oradan oraya, Kayıp Kulübe doğruysa bir zamanlar birilerinin olduğu, haritalarda yer almayan ıssız ve uçsuz bucaksız toprakların içinde dönüp dolaştılar. Yaz fırtınalarında dağları aştılar; çıplak dağların üzerinde, ağaçlarla hiç erimeyen karların arasında, kutuplardaki gece yarısı güneşinin altında tir tir titrediler, sürüyle tatarcık ve sineğin ortasında derelere indiler ye buzulların gölgesinde Güneylilerin sahip olmakla övünebileceği kadar olgun ve enfes çilekler ve çiçekler topladılar. Sonbahara doğru hüzünlü ve sessiz, tuhaf bir göller bölgesine girdiler. Burada eskiden yabani kuşlar olmuştu, ama bir zamanlar onların olduğu yerlerde artık hayat yoktu, hatta en ufak bir hayat belirtisi bile yoktu. Sadece soğuk rüzgârlar esiyordu, korunaklı yerlerde buzlar oluşmuştu ve ıssız sahillerde dalgaların melankolik sesleri duyuluyordu.
Bir kış daha, bir zamanlar oradan geçmiş adamların silinmiş izlerini takip ederek yürüdüler. Bir seferinde ormanın içinde açılmış işaretli bir patikaya rastladılar ve Kayıp Kulübe'ye çok yaklaştıklarım sandılar. Ama yol hiçbir yerde başlamıyor, hiçbir yerde bitmiyordu ve yolu yapan adamlar da, yolu niye yaptıkları da bir sır olarak kaldı. Başka bir sefer de, zamanla harabeye dönmüş bir av kulübesine rastladılar ve çürümüş battaniyelerin parçalarının arasında John Thornton namlulu bir çakmaklı tüfek buldu. Bunun Kuzeybatının ilk günlerinden kalma bir Hudson Bay Company tüfeği olduğunu söyledi, o zamanlar böyle bir tüfek, kendi boyunca üst üste yığılmış kunduz postları değerindeydi. Hepsi de buydu. Bir zamanlar kulübeyi inşa etmiş ve tüfeği battaniyelerin arasına bırakmış adama dair en ufak bir ipucu yoktu.
Bir kez daha bahar geldi ve yolculuklarının sonunda Kayıp Kulübe'yi olmasa da, geniş bir vadide, altının bulaşık kabının dibinde sapsarı tereyağı gibi parıldadığı sığ bir alüvyon maden yatağını buldular. Arayışları bitmişti artık. Çalıştıkları her gün onlara altın tozu ve külçelerle binlerce dolar kazandırıyordu ve her gün de çalıştılar. Altınlar her biri geyik derisinden yirmi beşer kiloluk çuvallara konup, ladin ağacının tomruklarından yapılmış kulübenin dışında odun gibi istifleniyordu. Deli gibi çalıştılar. Onlar hazineyi dağ gibi yükseltirken günler de birbirini kovalıyordu.
Ara sıra Thornton'ın avladığı hayvanların etlerini taşımak haricinde köpeklerin yapacağı hiçbir iş yoktu ve Buck ateşin yanında dalıp giderek saatler geçiriyordu. Artık pek yapacak işi de olmadığı için kısa bacaklı kıllı adamın görüntüsü gittikçe daha sık gözlerinin önüne gelmeye başlamıştı ve yarı kapalı gözlerle ateşe bakarken, Buck hatırladığı o diğer dünyada onunla birlikte geziniyordu.

Bu diğer dünyanın en önemli özelliği korkuymuş gibi görünüyordu. Kıllı adamı ateşin yanında, başını dizlerinin arasına almış ve ellerini başının üzerinde kenetlemiş halde uyurken izlediğinde, Buck onun huzursuzluk içinde uyuduğunu, ikide bir sıçrayarak uyandığını ve uyandığı sıralarda korku dolu bakışlarla karanlığı tarayıp, ateşe daha çok odun attığını görüyordu. Deniz kenarında yürüdüklerinde kıllı adam kabuklu deniz hayvanları toplayıp onları hemen yerken bile, gözleri dört bir yanda gizli tehlikeleri arar, bacakları tehlike ortaya çıkar çıkmaz rüzgâr gibi koşmaya hazır, tetikte beklerdi. Ormanın içinden sessizce sürünerek giderlerdi, Buck kıllı adamın hemen arkasından yürürdü ve ikisi de uyanık ve tetikte olurdu, ikisinin de kulakları seğirir, hareket eder ve burun delikleri titrerdi, çünkü adam da Buck kadar keskin duyar ve koku alabilirdi. Kıllı adam ağaçlara zıplayabilir ve ağaçların üzerinde de yerdeki kadar hızlı hareket edebilirdi; kollarıyla daldan dala kimi zaman birkaç metre ileriye sallanır, dalların birini bırakıp diğerim tutarken asla düşmez, tutacağı yerleri asla ıskalamazdı. Aslına bakılırsa, ağaçların arasında da kendini yerde olduğu kadar evinde hisseder gibiydi. Buck kıllı adamın üstüne tünediği ağaçların altında nöbet tuttuğu geceleri hatırlıyordu, adam ağaca sıkıca tutunarak uyurdu.

Kıllı adamın görüntülerine çok yakın bir biçimde, ormanın derinliklerinden hâlâ gelen çağrı duyuluyordu. Bu çağrı Buck'a büyük bir huzursuzluk veriyor, içini tuhaf arzularla dolduruyor-du. Belli belirsiz, tatlı bir mutluluk hissediyor ve ne olduğunu bilmediği bir şeye karşı delice bir arzu ve coşku hissediyordu. Bazen çağrıya uyup ormana dalıyor, elle tutulabilir bir şeymiş gibi çağrıyı arıyor, ruh haline göre usulca veya asice havlıyordu. Serin orman yosununa veya uzun otların yetiştiği kara toprağa burnunu daldırıyor, kesif toprak kokularını alınca sevinçle burnundan soluyor; ya da saklanır gibi mantarlarla kaplı ağaç gövdelerinin arkasında saatlerce çömelip, etrafında hareket eden ve ses çıkaran her şeyi can kulağıyla dinliyor ve gözlüyordu. Belki de bu şekilde yatarak anlamadığı o çağrıyı hazırlıksız yakalamayı umuyordu. Ama bütün bu farklı şeyleri neden yaptığım bilmiyordu. Bunları yapmaya mecburdu ve nedenim de umursamıyor du.

Dayanılmaz dürtüler onu avuçlarına almıştı. Gündüz sıcağında kampta yatarken birdenbire kafası kalkar, kulakları dikelir, dikkatle bir şeyi dinler ve aniden ayaklanıp koşmaya başlar ve bu şekilde saatlerce ormandaki patikalardan ve karabaşların kümelendiği açık düzlüklerden geçerdi. Kurumuş dere yataklarında koşmaktan, sessizce sürünerek ormandaki kuşları gizlice gözlemekten keyif alıyordu. Kimi zaman bütün gün keklikleri sıçrarken veya çalımlı çalımlı yürürken izleyebildiği sık çalılıklarda yatardı. Ama en çok yaz gecelerinin donuk alacakaranlığında koşmayı, ormanın alçak sesli ve uykulu mırıltılarını dinlemeyi, insanın kitap okuması gibi işaret ve sesleri okumayı ve onu çağıran -ister uykuda, ister uyanık olsun, her zaman onu çağıran o gizemli şeyi aramayı seviyordu.

Bir gece sıçrayarak uykudan uyandı, gözleri ateşliydi, burun delikleri titriyor ve etrafı kokluyor, yelesi dalga dalga kabarıyor-du. Ormandan çağrı gelmişti (ya da sadece tek notası, çünkü çağrıda pek çok nota vardı), bu seferki hiç olmadığı kadar belirgin ve kesindi -upuzun bir ulumaydı bu, bir Eskimo köpeğinin ulumasına hem benziyor, hem benzemiyordu. Buck da bu sesi, daha önceden duymuş olduğu bir ses gibi tanıdı. Uyuyan kampın içinden koşarak hızla ve sessizce ormana daldı. Sese yaklaştıkça yavaşlamaya başladı, her hareketine dikkat ediyordu. Sonunda ağaçların arasında bir açıklığa geldi ve bakınca sağrısının üzerinde dikilmiş, burnunu gökyüzüne doğru uzatmış uzun, zayıf bir orman kurdu gördü.

Çıt çıkarmamıştı, buna rağmen kurt ulumayı kesti ve Buck'ın varlığını hissetmeye çalıştı. Buck yarı sürünür durumda, vücudu kaskatı kesilmiş, kuyruğu düz ve gergin, ayakları olağandışı bir ihtiyatla yere basarak, ağır ağır, azametle açıklığa doğru yürüdü. Her bir hareketi, hem tehdit, hem de dostluk ifade ediyordu. Avlanarak beslenen vahşi hayvanların buluşmasını belirleyen tehdit dolu bir anlaşmaydı bu. Ama kurt onu görünce kaçtı. Buck peşine düştü, vahşi adımlarla onun önüne geçmeye çalışıyordu. Onu dere yatağında çıkmaz bir yola sürükledi, ağaç gövdeleri yolu tıkamıştı. Kurt kendi etrafında dönmeye başladı, tıpkı Joe ve bütün köşeye sıkıştırılmış Eskimo köpekleri gibi arka ayaklarının üzerinde dönüyor, hırlayıp tüylerini kabartıyor, dişlerini sürekli ve hızla birbirine çarpıyordu.

Buck saldırmadı, onun etrafında döndü ve dostça hamlelerle çevresini sardı. Kurt şüphelenmiş ve korkmuştu, çünkü Buck onun üç katı ağırlığındaydı ve kendisi Buck'ın omzuna bile gelmiyordu. Bir fırsatını bulup yine fırlayıp kaçtı ve kovalamaca kaldığı yerden devam etti. Birkaç kez köşeye sıkıştırıldı ve aynı şeyler tekrarlandı, gerçi kurt pek formunda sayılmazdı, yoksa Buck onun bu kadar kolay önüne geçemezdi. Buck, başı gövde-siyle aynı hizaya gelinceye kadar koşuyor, onu köşeye sıkıştırıp etrafında dönerken, kurt ilk fırsatta yine kaçıyordu.

Ama sonuçta Buck sebatının ödülünü aldı, çünkü ondan zarar gelmeyeceğini anlayan kurt en sonunda onunla koklaşmaya başladı. Ardından arkadaş oldular ve vahşi hayvanların vahşiliklerine zıt, biraz ürkek, biraz utangaç bir şekilde oynadılar. Bir süre böyle devam ettikten sonra kurt açıkça bir yere gittiğini gösterir şekilde yola koyulmaya başladı. Buck'a da açıkça gelmesini işaret etti ve böylece ikisi birlikte yan yana donuk renkli alacakaranlıkta, dere yatağından dümdüz yukarı koşarak derenin çıktığı vadiye girdiler ve suyun yüzeye çıktığı soğuk tepelerde koştular.

Suyun karşı yamacında, geniş ormanlık alanların ve birçok ırmağın bulunduğu düz bir alana geldiler. .Bu büyük ormanlık alanların içinde saatlerce durmaksızın koştular, güneş yükseliyor ve gündüzün sıcaklığı hissedilmeye başlıyordu. Buck delicesine mutluydu. Nihayet çağrıya cevap vermiş olduğunu biliyor, ormanda yaşayan kardeşinin yanında, çağrının gelmiş olduğu yere doğru koştuğunu biliyordu. Eski anılar hızla zihninde canlanıyor ve eskiden bunların gölgesi olduğu gerçekleri canlandırdığı gibi, şimdi de bunları canlandırıyordu. Bu işi o diğer, hayal meyal hatırladığı dünyada bir yerlerde daha önce de yapmıştı. Şimdi de açıklıklarda özgürce koşarak, ayaklarının altında ayak basılmamış topraklar ve başının üstünde engin gökyüzüyle, işte yeniden yapıyordu.

Su içmek için bir dere kenarında durdular ve Buck durunca John Thornton'ı hatırladı. Oturdu. Kurt yeniden çağrının geldiği yöne doğru yola koyuldu, sonra Buck'ın yanına geldi, burnuyla kokluyor ve onu teşvik edici hareketler yapıyordu. Ama Buck geri döndü ve ağır ağır yürümeye başladı. Neredeyse bir saat boyunca vahşi kardeşi usulca ağlayarak onun yanında koştu. Ardından yere oturdu ve burnunu yukarı kaldırıp ulumaya başladı. Çok hazin bir ulumaydı, Buck dosdoğru yoluna devam ederken uluma gittikçe zayıfladı, zayıfladı ve en sonunda hiç duyulmaz oldu.

Buck kampa ok gibi dalıp delice bir coşku ve sevgiyle üstüne atladığında, John Thornton akşam yemeğini yiyordu. Buck onu yere devirdi, üstüne çıktı, yüzünü yaladı, elini ısırdı -John Thornton'ın deyişiyle "maskaralık yapıyordu"; o da Buck'u ileri geri sallayıp, sevgiyle küfürler savurdu.

iki gün iki gece Buck kamptan dışarı adımını atmadı ve Thornton'ı gözünün önünden bir an olsun ayırmadı. Çalışırken onu takip etti, yemek yerken, battaniyesini gece üstüne örtüp sabahleyin açarken, hep onu izledi. Ama iki gün sonra ormandan gelen çağn her zamankinden daha buyurgan bir şekilde duyulmaya başladı. Buck'ın huzursuzluğu geri geldi ve vahşi kardeşinin, dere yatağının ötesindeki gülümseyen toprakların ve geniş ormanlık alanlarda yan yana koşularının anıları aklına üşüştü. Yeniden ormana gitmeye başladı, ama vahşi kardeşi artık gelmiyordu ve uzun geceler boyunca uyumayıp etrafı dinlemesine rağmen, o kederli ulumayı bir daha duyamadı.

Geceleri dışarıda uyumaya başladı, bir gitti mi günlerce kamptan uzakta oluyordu, bir defasında dere yatağının başını geçip ormanlar ve nehirler bölgesine kadar gitti. Burada bir hafta kadar dolaşarak vahşi kardeşinin taze izlerini aradı, ama bulamadı. Yolculuk ederken avlanıyor ve âdeta hiç yorulmayan, rahat ve uzun adımlarla koşuyordu. Bir yerlerden denize dökülen geniş bir ırmakta somon balığı avladı ve bu ırmağın kıyısında büyük bir siyah ayı öldürdü; o da balık avlarken sivrisinekler yüzünden kör olmuştu ve çaresizce ve korkunç bir halde, ormanın içinde öfkeyle dolaşıyordu. Bu haliyle bile zorlu bir dövüş olmuş, Buck'ın vahşiliğinin gizli kalmış son kırıntılarını da uyandırmıştı, iki gün sonra avına geri dönüp bir düzine kutup porsuğunun leşin başında kavga ettiğim görünce onları saman çöpü gibi dağıttı. Kaçanlar arkalarında artık kavga edemeyecek iki arkadaşlarını bırakmıştı.

Kana duyduğu açlık her zamankinden daha güçlüydü artık. O öldüren, avlanan bir yaratıktı, canlılar sayesinde yaşıyordu, kimsenin yardımı olmaksızın tek başına, kendi ayakları üzerinde, sadece güçlü olanın sağ kalabildiği, düşmanca bir ortamda utkunca yaşamına devam ediyordu. Bütün bunlar yüzünden kendisiyle büyük bir gurur duymaya başladı ve bu gurur onun dış görünümüne de yansıdı. Tüm hareketlerinde, her bir kasının hareketinde kendini gösteriyor, tavırlarında kendini belli ediyor ve zaten muhteşem olan kürkünü daha da muhteşem hale getiriyordu. Ağzıyla burnunun ve gözlerinin üstündeki kahverengi leke ve göğsünün ortasından aşağı inen beyaz tüyler olmasa, türünün en büyüğünden daha büyük, dev bir kurt sanılabilirdi. Sen Bernard babasından cüssesini ve ağırlığını almıştı, ama bu cüsse ve ağırlığa şekil veren, çoban köpeği annesi olmuştu. Bütün kurtlardan daha büyük olması haricinde ağzıyla burnu uzun kurtlarınki gibiydi ve biraz daha genişçe olan kafası da büyük ölçekli bir kurt kafasıydı.

Kurnazlığı kurt kurnazlığıydı ve vahşi bir kurnazlıktı; zekâsı çoban köpeği ve Sen Bernard zekâsıydı; bütün bunların üstüne bir de okulların en acımasızında geçirdiği tecrübeler gelince, vahşi dünyada dolaşan herhangi bir hayvan kadar korkunç bir yaratık haline gelmişti. Sadece etle beslenen etobur bir hayvan olarak son derece güçlenmiş, yaşamının zirvesinde canlılık ve dinçlikle dolup taşmaktaydı. Thornton sırtını okşadığında elinin geçtiği yerlerden çatırtılar ve kıvılcımlar geliyor, her bir tüy bu dokunuşla gizli çekim gücünü açığa çıkarıyordu. Her parçası, beyni ve vücudu, sinir dokuları ve kas lifleri, en hassas dereceye ayarlanmıştı ve bütün parçalar arasında mükemmel bir denge ve ayar vardı. Eylem gerektiren görüntüler, sesler ve olaylarda şimşek hızıyla tepki veriyordu. Bir hamleden kaçınmak veya hamle yapmak için bir Eskimo köpeği ne kadar hızlı atlıyorsa, o bunun iki katı kadar hızlıydı. Hareketi görüyor veya sesi duyuyor ve başka bir köpeğin sırf görmek veya duymak için harcayacağı süreden daha kısa süre içinde karşılığını veriyordu. Algılama, karar verme ve harekete geçme işlerim aynı anda yapıyordu. Esasen algılama, karar verme ve harekete geçme işleri art arda gelişiyordu, ama aralarındaki süre öylesine kısaydı ki, hepsi aynı anda gerçekleşiyormuş gibi görünüyordu. Kasları dirimle dolup taşıyor, çelik yaylar gibi keskince harekete geçiyordu. Yaşam onun içinden muhteşem bir bollukla, sevinçle ve şahlanarak akıyordu; öyle ki, kendinden geçtiği bir anda dışarı fışkırıp tüm dünyayı cömertçe kaplayacak gibiydi.

"Dünyaya böyle bir köpek daha gelmemiştir," dedi John Thornton bir gün, ortakları Buck'ın kamptan çıkışını izlerken.

"Onu yarattıktan sonra kalıbı kırmışlar," dedi Pete.

"Kesinlikle! Bence de öyle," diye onayladı Hans.

Onu kamptan çıkarken görmüşlerdi, ama ormanın mahremiyetine girer girmez ondaki ani ve korkunç değişimi görmediler. Artık yürümüyordu. Bir anda yabana ait bir yaratık halini almıştı; yumuşak, kedi adımlarıyla sinsice ilerleyen, karaltıların arasında bir görünüp bir kaybolan bir gölgeydi. Nerede nasıl saklanacağını, yılan gibi karnının üstünde sürünmeyi ve hamle yapıp sokmayı biliyordu. Bir kartavuğunu yuvasından alabilir, tavşanı uyurken öldürebilir ve ağaçlara uçarken bir an geciken küçük çizgili sincapları havada yakalayabilirdi. Ona göre ne göllerdeki balıklar yeterince hızlıydı, ne de yuvalarını onaran kunduzlar yeterince uyanık. Zevk için değil, yemek için öldürüyordu; ama tercihen kendi öldürdüğünü yiyordu. Böylece yaptığı işlerde gizlice eğlenceler yaratmaya başladı. Sincapları kıstırmaktan keyif duyuyordu. Tam yakalayacakmış gibi yapıp sonra da serbest bıraktığında, sincaplar cıvıldayarak ölüm korkusuyla ağaçların en tepelerine kaçıyordu.

Sonbahar yaklaştıkça etrafta Kanada geyiklerinin sayısı arttı. Kışı geçirmek için daha aşağıda kalan, kışın daha yumuşak geçeceği kapalı vadilere doğru inmeye başladılar. Buck sürüden ayrılmış bir geyik yavrusunu yere yıkmıştı bile; ama gözü daha büyük ve zorlu bir avdaydı, buna da günün birinde dere yatağının başında rastladı. Yirmi geyikten oluşan bir sürü, nehirler ve ormanlar bölgesinden gelmişti ve liderleri de bir erkek geyikti. Öfkeli hali ve iki metrenin üzerindeki boyuyla, Buck'ı bile tatmin edebilecek kadar zorlu bir rakipti. On dört dala ayrılan ve genişliği iki metreyi bulan palmiye biçimindeki koca çatal boynuzlarını oraya buraya tosluyor, küçük gözleri kötü kötü, haşin bir ışıkla parlıyordu. Buck'ı görünce hiddetle kükredi.

Geyiğin yan tarafında, böğrünün hemen önünden tüylü bir okun ucu çıkıyordu. Öfkeli ve vahşi halinin nedeni büyük ihtimalle buydu, ilkel dünyanın eski av günlerinden gelen içgüdüyle hareket eden Buck, geyiği sürüden ayırmaya koyuldu. Kolay bir iş değildi. Geyiğin önünde havlıyor, etrafında hoplayıp zıplıyor, bu sırada koca çatal boynuzların ve tek darbeyle kendisini ezebilecek korkunç genişlikteki toynakların erişemeyeceği mesafede durmaya çalışıyordu. Geyik, sivri dişli tehlikeye sırtını dönüp gidemedi ve sinir krizlerine kapılmaya başladı. Böyle anlarda Buck'a saldırıyor, Buck kurnazca geri çekiliyor, kaçamıyor-muş gibi onu kandırmaya devam ediyordu. Ama geyik bu şekilde sürüdeki arkadaşlarından ayrıldığında, genç geyiklerden iki üç tanesi de Buck'a saldırıp, yaralı geyiğin tekrar sürüye dönmesini sağlıyordu.

Vahşetin, sonsuz saatler boyunca örümceği ağında, yılanı büklümlerinde, panteri pususunda tutan bir sabrı vardır. Yaşamın kendisi kadar azimli, yorulmak bilmeyen, inatçı olan bu sabır, özellikle canlı yiyeceğini avlarken yaşamda görülür. Ve sürünün peşini bırakmaz, yürüyüşünü geciktirir, genç erkek geyikleri sinirlendirir, daha büyümemiş yavrularının yanındaki dişileri endişelendirir ve yaralı geyiği umutsuz bir öfkeyle deliye döndürürken, Buck'ta da bu sabır vardı. Bu durum yarım gün devam etti. Buck kendini çoğaltmak için dört bir yandan saldırdı, sürüyü tehdit dolu bir kasırgayla kuşattı, arkadaşlarının yanına gelir gelmez kurbanını yine onların yanından ayırdı ve avlayan yaratıkların sabrından daha az olan, avlanan yaratıkların sabrını tüketti.

Gün tükenir, güneş kuzeybatıdaki yatağına doğru ilerlerken (karanlık geri gelmişti ve sonbahar geceleri altı saat olmuştu), genç geyikler kuşatılmış liderlerinin yardımına koşmak için gittikçe daha isteksizce adım atmaya başlamışlardı. Kuzeyden gittikçe yaklaşan kış nedeniyle daha aşağı düzlüklere gidiyorlardı ve onları yollarından alıkoyan, bu yorulmak nedir bilmeyen yaratığı başlarından hiç atamayacak gibiydiler. Üstelik tehlikede bulunan, sürünün ya da genç erkek geyiklerin hayatı değildi. Sürüden sadece birinin hayatı isteniyordu ki, bu da kendi hayatlarından daha önemsizdi ve en sonunda geçiş bedelini ödemeye razı oldular.

Alacakaranlık çökerken yaşlı geyik başı öne eğik durmuş, kaybolan ışıkta hızlı adımlarla uzaklaşan arkadaşlarını izliyordu tanıdığı dişiler, babalık ettiği yavrular, liderlik ettiği geyikler.

Onları takip edemiyordu, çünkü burnunun dibinde, gitmesine izin vermçyen acımasız dişli felaket hoplayıp zıplıyordu. Yarım tondan yüz elli kilo daha ağırdı; uzun ve güçlü bir hayatı olmuş, yaşamı dövüşler ve mücadelelerle geçmişti. Ve sonunda ölümle, boyu kendisinin kalın dizlerinin bile üstüne çıkmayan bir yaratığın dişlerinde karşılaşıyordu.

O günden sonra Buck avını gece gündüz yalnız bırakmadı, ona bir an bile dinlenme fırsatı tanımadı; ne ağaçların yapraklarını, genç huş ağaçlarının ve söğütlerin taze sürgünlerim yemesine izin verdi, ne de geçtikleri şırıl şırıl akan incecik derelerde içini kavuran susuzluğunu biraz olsun gidermesine. Geyik sık sık ümitsizlik içinde bir anda fırlayıp kaçmaya çalışıyordu. Buck böyle zamanlarda onu durdurmaya kalkışmıyor, rahat adımlarla arkasından gidiyordu. Oyunun gidişatından memnundu; geyik hiçbir şey yapmazsa yere yatıyor, bir şey yemeye veya içmeye çalıştığında ise ona vahşice saldırıyordu.

Boynuz ağacının altındaki büyük kafa gittikçe öne eğildi ve ayaklarını sürüyerek yürüyüşü de giderek yavaşladı. Geyik, burnu yere bakar ve üzgün kulakları sarkık bir halde uzun süreler durup dinleniyordu artık, böylece Buck su içip dinlenmek için kendine daha çok vakit ayırabilmeye başladı. Böyle zamanlarda sarkan kırmızı diliyle nefes nefese, gözlerini sabit biçimde büyük geyiğe dikmiş onu izlerken, Buck'a etrafta bir değişim oluyormuş gibi gelmeye başladı. Toprakta yeni bir hareketlenme hissetmeye başlamıştı. Geyiklerin bölgeye gelmesiyle birlikte başka canlı türleri de geliyordu. Orman, dereler ve hava onların varlığıyla, heyecanla titrer gibiydi. Bunun haberi Buck'ın içine doğmuştu. Gördüğü, duyduğu veya kokladığı için değil, daha farklı ve daha gizemli bir hisle anlamıştı. Hiçbir şey duymamış, hiçbir şey görmemişti, ama o bölgenin bir şekilde daha farklı oldugunu, içinde tuhaf şeylerin ayaklanmış ve ortalıkta dolaşmakta olduğunu anlamıştı. Elindeki işi bitirdikten sonra bu durumu daha ayrıntılı olarak araştırmaya karar verdi.

Nihayet dördüncü günün sonunda koca geyiği yere yıktı. Bir gün ve bir gece boyunca avının yanında kaldı, defalarca yemek yedi, uyudu ve avının etrafında dönüp dolandı. Daha sonra dinlenmiş, kendine gelmiş ve güçlenmiş haliyle yüzünü kampa, John Thornton'a doğru çevirdi. Uzun ve rahat adımlarla koşmaya başladı ve saatlerce koştu. Karmaşık yolda bir kez olsun yönünü kaybetmeden, yabancı toprakların içinden, bir insan ve pusulasının manyetik ibresini bile utandırabilecek kadar kendinden emin bir biçimde evine doğru ilerledi.

ilerledikçe etraftaki yeni heyecanı daha da güçlü hissediyordu. Etrafında yaz boyunca var olan hayattan daha farklı bir hayat vardı. Bu gerçek artık karmaşık, gizemli bir yolla içine doğmuyordu. Kuşlar bunu şakıyor, sincaplar bunu cıvıldıyor, rüzgâr bile bunu fısıldıyordu. Birçok kez durup serin sabah havasını derin derin içine çekti ve aldığı haber onu daha hızlı koşmaya sevk etti. Bir felaketin olduğu veya olmak üzere olduğu hissiyle içi daralıyordu ve son su çizgisini de geçip kampa doğru giden vadiye indiğinde daha büyük bir dikkatle gitmeye başladı.

Üç mil kala rastladığı taze iz sırtındaki tüyleri dalgalandırdı ve diken diken etti. iz doğrudan kampa ve John Thornton'a doğru gidiyordu. Buck hızla ve dikkatle koşmaya başladı, bütün sinirleri gerilmiş durumdaydı ve sonucu hariç olayı olduğu gibi anlatan bir sürü ayrıntıyı görebiliyordu. Burnu, peşinden koştuğu yaşamın yittiğine dair kesin bilgiler veriyordu ona. Ormanın birşeylere gebe sessizliği dikkatini çekti. Kuşlar kaçıp gitmişti. Sincaplar saklanıyordu. Sadece bir sincap gördü -o da parlak gri bir sincaptı, gri ölü bir ağaç kütüğünün üstüne yatmış, ağacm uzantısı gibi görünüyordu.

Buck kayan bir gölgenin gizliliğiyle sessizce ilerlerken, burnu aniden, sanki bir güç onu yakalayıp çekmiş gibi yana çevrildi. Yeni kokuyu bir çalılığa kadar takip etti ve Nig'i buldu. Sürüklenerek geldiği bu yerde yana devrilmiş yatıyordu, ölmüştü. Vücudunun her iki yanından, ucu ve tüyleriyle birer ok çıkıyordu.

Otuz metre kadar ilerde Buck, Thornton'ın Dawson'da satın aldığı kızak köpeklerinden birini daha gördü. Köpek tam yolun ortasında ölümle korkunç bir mücadeleye girmiş, can çekişiyordu. Buck hiç durmadan etrafından dolanıp yoluna devam etti. Kamptan melodik bir nakaratla alçalıp yükselen zayıf insan sesleri geliyordu. Açıklığın kenarına doğru sürünerek ilerledi ve orada Hans'ı buldu. Hans yüz üstü yatmıştı, üzerindeki oklar yüzünden neredeyse kirpiye dönmüştü. Aynı anda Buck ladin dallarından yapılmış kulübenin eskiden durduğu yere dikkatle baktı ve boynundan omzuna kadar bütün tüylerini dimdik eden şeyi gördü. Büyük bir öfke dalgası her yanını kapladı. Hırladığının farkında değildi, ama korkunç bir hiddetle, bağırarak hırlıyordu. Hayatında son kez, duygularının kurnazlık ve mantığa galebe çalmasına izin verdi. Kendini kaybetmesinin nedeni John Thornton'a duyduğu muazzam sevgiydi.

Korkunç kükremeyi duyup, daha önce hayatlarında benzerini görmedikleri bir hayvanın üzerlerine saldırdığım gördüklerinde, Yeehatlar ladin ağacından kulübenin yıkıntısının etrafında dans ediyorlardı. Saldıran Buck'tı, canlı bir öfke fırtınası gibi, mahvetmek için çılgınca üzerlerine atlamıştı. En öndeki adama saldırdı (Yeehatlar'ın şefiydi).ve gırtlağını öyle bir yardı ki, bir anda oluk oluk kanlar fışkırmaya başladı. Kurbana üzülmekle oyalanmadı, geçerken ikinci bir adamın boynunu parçaladı. Ona karşı koymak mümkün değildi. Tam ortalarına dalmış, ona atılan okları boşa çıkaran, sürekli ve korkunç bir kıvraklıkla parçalıyor, yırtıyor, yok ediyordu. Hareketleri öylesine hızlıydı ve Kızılderililer öyle birbirine girmiş ve yakın halde duruyordu ki, oklarla birbirlerini vurmaya başladılar. Buck'a havadayken genç bir Kızılderilinin attığı mızrak bir başka avcının göğsüne öyle hızla girdi ki, okun ucu adamın sırtından çıktı. Yeehatlar paniğe kapıldı ve dehşet içinde ormana kaçtılar, kaçarken de Kötü Ruh'un geldiğini haykırıyorlardı.

Gerçekten de, ağaçların arasından kaçarken arkalarından öfkeden kudurmuşçasına koşup onları geyik gibi yere yıkıp sürüklerken, Buck hayvan kılığına girmiş bir Şeytandan farksızdı. Yeehatlar için uğursuz bir gündü. Tüm bölgeye çil yavrusu gibi dağıldılar ve kayıplarını sayabilmek için daha alçak bir vadide toplanabilmeleri ancak bir hafta sonra mümkün olabildi. Buck'a gelince, takip etmekten yorulunca ıssız kampa geri döndü. Pe-te'i battaniyelerinin içinde, ilk şaşkınlık anında öldürülmüş haliyle buldu. Thornton'ın umutsuz mücadelesi toprağa taze izlerle yazılmıştı ve Buck derin bir su birikintisinin yanına gelinceye kadar izin her detayını kokladı. Su kıyısında, başını ve ön ayağını suya sokmuş halde Skeet duruyordu, son ana kadar sadık kalmıştı. Altın ararken kullandıkları kutular nedeniyle bulanmış çamurlu su, içindekileri saklıyordu. Burada John Thornton da vardı, çünkü Buck onun izini suya kadar sürmüştü ve sudan dışarı çıkan hiçbir iz yoktu.

Buck gün boyu suyun yanında uzun uzun düşündü ve huzursuzca kampı dolaştı. Ölümü, hareketin kesilmesi, canlıların hayatından öteye, uzağa gidiş olarak biliyordu ve John Thornton'm ölmüş olduğunu biliyordu. Bu içinde büyük bir boşluk bıraktı, bir parça açlığa benziyordu; ama bu boşluk ona bitmek bilmeyen bir acı veriyor ve yemekle de doldurulamıyordu. Kimi zaman Yeehatlar'ın cesetlerini seyretmek için durduğunda acıyı unutuyor, böyle anlarda içinde büyük bir gurur hissediyordu -şimdiye kadar duyduklarının hepsinden daha büyük bir gurur, insan öldürmüştü, hepsinden daha soylu bir işti bu. Ve onları sopa ve diş yasasına rağmen öldürmüştü. Öyle kolay ölmüşlerdi ki. Bir Eskimo köpeğini öldürmek bile daha zordu, insanların okları, mızrakları ve sopaları olmasa, kendisine denk bile sayılmazlardı. O andan itibaren ellerinde okları, mızrakları ve sopaları olmadığı sürece insanlardan korkmayacaktı.

Gece geldi ve ağaçların üzerinden bir dolunay yükselerek toprağı hayalet gibi bir gün ışığıyla dolana kadar aydınlattı. Gecenin gelişiyle birlikte suyun yanında uzun uzun düşünüp kederlenirken Buck ormanda, Yeehatlar'ın neden olduğundan daha farklı, yeni bir yaşam kıpırtısını hissetti. Ayağa kalktı, etrafı dinledi ve kokladı. Uzaktan zayıf, tiz ve kesik bir havlama duyuldu ve onu koro halinde benzer tiz havlamalar izledi. Dakikalar geçtikçe havlamalar yaklaştı ve sesleri yükseldi. Buck bunları bir kez daha, hafızasında kalmış olan, öbür dünyada duyduğu sesler olarak tanıdı. Açıklığın ortasına gidip dinledi. Bu çağrıydı, birçok sesi olan çağrı ve her zamankinden daha cazip ve buyurganca sesleniyordu. Ve Buck bu çağrıya itaat etmeye, daha önce hiç olmadığı kadar hazırdı. John Thornton ölmüştü. Son bağ kopmuştu, insanoğlu ve arzuları artık onu bağlamıyordu.

Yeehatlar'ın yaptığı gibi, göç eden geyik sürülerinden avlanan kurt sürüsü en sonunda nehirler ve ormanlar bölgesinden geçmiş, Buck'ın vadisine gelip dayanmıştı. Ay ışığının aydınlattığı açıklığa gümüş bir ırmak gibi aktılar. Açıklığın merkezinde Buck bir heykel kadar hareketsiz duruyor, onların gelmesini bekliyordu. Öyle sakin ve öyle büyüktü ki, kurtlar korktu, bir an durdular, ardından en gözüpekleri dosdoğru üstüne atladı

Buck şimşek gibi saldırarak kürtün boynunu kırdı. Sonra tıpkı az önceki gibi hareketsizce durdu, arkasında yaralı kurt acı içinde kıvranıyordu. Onu üç kurt daha onu takip etti ve onlar da yarılmış boyunlarından ya da omuzlarından kanlar akarak, birer birer geri çekildi.

Bu kadarı bütün sürünün üstüne atlaması için yeterliydi. Avlarını yere yıkma isteğiyle allak bullak ve karmakarışık bir haldeydiler. Buck'ın mükemmel hızı ve çevikliği çok işine yarıyordu. Arka ayakları üzerinde dönerek, dişleyip yırtarak aynı anda her yere yetişiyordu; öyle hızlı dönüyor ve dört bir yanını öyle iyi koruyordu ki, kesintisiz gibi görünen bir cephe meydana getirmişti. Ama arkasına geçmelerini önlemek için havuzun yanından geçip aşağıya, dere yatağına doğru gerilemesi gerekti. En sonunda çakıllı yüksek bir yamacın dibine geldi. Yamacın içinde insanların maden çıkarırken oluşturmuş olduğu dik açılı bir noktaya doğru çarpışarak ilerledi ve bu açının içinde küçük bir aralığa girdi. Burada üç taraftan birden korunuyordu ve ön cepheyi savunmaktan başka yapacak bir şeyi kalmıyordu.

Orayı da öyle iyi savundu ki, yarım saat sonunda kurtlar bozguna uğramış bir halde geri çekildi. Hepsinin dili bir karış dışarıda sallanıyor, beyaz dişleri ay ışığında acımasızca parlıyordu. Kimileri kafasını kaldırmış ve kulaklarını öne doğru dikmiş halde yatıyor, kimileri ayakta onu izliyor, kimileri de havuzdan su içiyordu. Uzun, ince ve gri bir kurt dikkatle, dostça bir tavırla yaklaştı ve Buck bir gün bir gece boyunca birlikte koştuğu vahşi kardeşini tanıdı. Kurt yumuşak bir sesle inliyordu, Buck da inleyince burunlarını birbirine dokundurdular.

Ardından sıska ve savaş yaralarıyla dolu, yaşlı bir kurt öne çıktı. Buck dudaklarını hırlayacakmış gibi gerdi, ama onunla koklaştı. Bunun üzerine yaşlı kurt yere oturup burnunu aya doğru uzatarak uzun uzun uludu ve diğerleri de oturup uludular. Artık çağrı Buck'a apaçık seslerle geliyordu. O da yere oturup uludu. Ardından bulunduğu oyuktan çıktı ve sürü, etrafına toplanarak yarı dostça, yarı vahşice onu koklamaya başladı. Liderleri sürü havlamasını haykırarak ormana doğru koşup gözden kayboldu. Kurtlar da liderlerinin peşinden koro halinde havlayarak ormana daldı. Buck da onlarla birlikte koşarak, vahşi kardeşinin-yanında, havlayarak ilerledi.

Buck'ın öyküsü burada bitebilir. Birkaç yıl sonra Yeehatlar orman kurtlarının cinsinde bir değişiklik fark etti; bazılarının başında, ağzında ve burnunda kahverengi lekeler ile göğüslerinin alt kısmında ortada beyaz bir çizgi vardı. Ama bundan da önemlisi, Yeehatlar sürünün başında koşan bir Hayalet Köpekten bahseder. Kendilerinden daha kurnaz olduğu, kara kışta kamplarından hırsızlık ettiği, tuzaklarım soyduğu, köpeklerini öldürdüğü ve en yiğit savaşçılarına meydan okuduğu için, Yeehatlar bu Hayalet Köpekten korkar.

Hayır, efsane daha da kötüleşiyor. Kampa dönememiş avcılar var ve kabilesindeki adamlar -tarafından boğazları gaddarca parçalanmış halde, etraflarındaki karda bir kurtunkinden daha büyük kurt ayak izleriyle bulunan avcılar da oldu. Her sonbaharda, Yeehatlar'ın geyikleri takip ederlerken asla girmedikleri belirli bir vadi vardır. Ve ateşin başında Kötü Ruh'un o vadiye nasıl yerleştiği konuşulurken, kimi kadınlar kederlenir.

Ama yazlan o vadiye giden bir ziyaretçi var ki, Yeehatlar bunu bilmez. Bu ziyaretçi, diğer kurtlara hem benzeyen, hem benzemeyen, muhteşem kürklü, kocaman bir kurttur. Güleryüzlü ormanlar diyarından tek başına gelir ve ağaçların arasındaki bir açıklığa kadar iner. Burada çürümüş geyik derisi çuvallarından sarı bir su akıp yere girerek kaybolur; içinde büyümüş upuzun otlar ve üzerini kaplayan küf nedeniyle sarılığı güneşten saklanır. Kurt burada oturup bir süre düşüncelere dalar, bir kez uzun uzun, kederle ulur ve sonra oradan ayrılır.

Ama her zaman yalnız değildir. Uzun kış geceleri gelip de kurtlar avlarını alçak vadilere kadar takip ettiğinde, ayın donuk şavkında veya soğuk ışıklarla parıldayan gökyüzünün altında, sürünün başında, arkadaşlarının üstünde dev gibi koşarken, kaim boynu söylediği genç dünyanın şarkısıyla kükrer. Sürünün sarkışıdır bu.

BITTI

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder