ROSA LUXEMBURG ve KENDİLİĞİNDEN HAREKET

1. Kendiliğindenlik tartışmasında Rosa’nın yeri

Sosyalist hareketlerin tarihinde kendiliğinden hareket tartışmalarının en yoğun dönemi R. Luxemburg ile başlar. Rosa bu konudaki 1906 itibaren geliştirdi. Yaşadığı dönemde genel olarak kendiliğinden hareketin yanında, özel olarak dönemin öne çıkan parti anlayışlarının (Alman Sosyal Demokrat Partisi-SPD ve Rus Sosyal Demokrat Partisi-RSDİP) karşısındadır. Öncelikli muhatabı, kendinin de üyesi olduğu SPD’dir.
Dönemin en devasa örgütlü gücü SPD karşısındaki bu duruş, geniş ve derin yankılar uyandırabilmiştir. Tek başına bu bile, kendiliğindenlik üzerine görüşünü daha yakından incelenmeye değer kılar. Diğer yandan bir başka olgu, perspektifini zemini oluşundan ötürü ayrıca önem taşır: Rosa Luxemburg tüm yaşamı boyunca örgütlü mücadeleden hiç kopmamıştır. Kendiliğinden harekete ilişkin görüşlerinin şekillendiği dönemde hem Polonya hem de Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin üyesidir. SPD’den kopuş sürecinde önce “Spartakist”lerin, ardından KDP (Alman Komünist Partisi) oluşumunda yer almıştır. Bu temelde kendiliğindenlik savunusu partiye karşı oluş temelinde biçimlenmemiştir. Partinin gerekliliğini reddetmez. Anlaşmazlığı SPD ve RSDİP’in partiye biçtikleri role ilişkindir.

2. Rosa gerçekliğinde kendiliğindenlik ve parti

1918’de Almanya’da proleter ayaklanması başladığında, Rosa Luxemburg’un içinde yer aldığı KDP ayaklanmayı devrime taşıyacak hazırlığa/yeteneğe sahip değildi. Alman işçi sınıfının SPD karşısında KDP’yi seçenek olarak görebileceği somutluklar yoktu. Bir yanda Marksizm ve Enternasyonal geleneğini taşıyan bir önderliği dayalı, güçlü sınıf mevzisi haline gelmiş SPD vardı. Diğer yanda hantallıktan uzak mücadeleciliği, kararlılığı ve gençliği ile KDP. Bunu kavrayan burjuvazi hükümeti SPD’ye teslim ederek (Ebert-Schedeimann hükümeti) önderlik krizini derinleştirdi. KDP durumu kavradığında karşı-devrim son darbeye hazırlanıyordu. Rosa öldürülmeden bir gün önce bu durumu tespit ediyordu. Ama, gelinen noktanın perspektifinin olası bir sonucu olduğundan hareketle göre göre ölüme yürümeyi kabul ediyordu. “... Berlin’de düzen hüküm sürüyor! Sizi budala zaptiyeler!.. Devrim daha yarın olmadan... yine doğrulacaktır! Ve sizleri dehşet içinde bırakıp... şunu bildirecektir: vardım, varım, varolacağım!..” (14 Ocak 1919)

3. Rosa ve Sosyal Demokrasi (nesnel koşullar)

Devrimin izlediği yolun olası sonuçları üzerine moral (ahlakî) tartışmaların pek yarar sağladığı söylenemez. Aslolan, KDP’nin karşı karşıya kaldığı sonucun kaçınılmaz olup olmadığını belirlemektir. 1917 Rus devrimi aynı tarih diliminde aksinin mümkün olduğunu gösteren yegane örnek. Bu noktada KDP perspektifine yön veren Rosa’nın görüşlerinin köklerini ve içinde bulunduğu koşullardaki gelişimini irdelemek büyük önem taşıyor.
R. Luxemburg’un kendiliğinden harekete atfettiği önemi kavramak için öncelikle SPD’nin hantal ve bürokratik yapısını anlamak gerekir. Alman işçi sınıfının geniş yığınlarını kucaklayan SPD nasıl bu hale gelebildi? Bunun koşullarını yaratan 1830-1848 devrimleri ve Paris Komünü (1871) ile gelişen sınıf mücadelelerinin Avrupa’da kapitalist gelişimin ağırlık merkezini Almanya’ya kaydırmasıdır. Avrupa (özellikle Fransa) sınıf mücadelelerinin yaralarını sarmakla uğraşırken, Almanya’da sanayinin hızlı gelişimi ve Avrupa sınıf mücadelesi deneyimleri bu ülkede sosyal demokrasinin gelişimini hızlandırmıştır.
Ancak bu gelişim sınıf mücadelesinde ortaya çıkan yeni bir tarzla elele yürüyordu. 1830-1848 mücaleleri 1866’da genel oy hakkının elde edilmesini sağlamış, 1871 yenilgisi ve I. Enternasyonal’in dağılmasına bağlı olarak da sınıf mücadelesinin genel oy hakkına dayalı yasal mücadele zemininde yoğunlaşmasına yol açmıştır. Geçmişin barikat savaşlarının yerini parlamenter demokrasi temelindeki mücadele biçimi almıştır. Yeni gelişen Alman işçi sınıfının ilk deneyimleri de bu zeminde yükselmiştir. Geleceğinin (SPD’nin) referanslarını bu geçmiş yönlendirmiştir.

4. Rosa ve SPD (öznel koşullar)

SPD’nin gelişimin öznel koşulları ise Manifesto’ya kadar uzanır. Marks ve Engels 1872’de Manifesto’ya yazdıkları önsözde Komün deneyimini de dikkate alarak “programın bazı ayrıntıları bakımından eskimiş olduğunu” belirtmişlerdi. Ardından 1895’te Engels, “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” (Marks) kitabına yazdığı önsözde 1871 sonrası deneyimlerden hareketle “... genel oy hakkı temelindeki başarıların burjuvaziye artık daha derin bir korku saldığını...” vurgulamaktadır. Bu vurgu tek başına alındığında sokak savaşlarının yerine parlamenter mücadeleyi koymaktadır. I. Enternasyonal’i yaşamış Kaustky önderliğindeki SPD işte bu “yeni” gelişim çizgisine oturmuştur.
Rosa SPD ile mücadelesi boyunca önüne sürülen bu alıntıya karşı Manifesto çizgisini savundu. Marks ve Engels’in 1872’de hatalı buldukları 1848 çizgisinin kapitalist gelişime bağlı olarak yeniden doğru hale geldiğini; Engels’in 1895’te söylediğinin sokak savaşını terketmek anlamına gelmeyeceğini anlatmaya çalıştı.
Ama Rosa bir tek seşi hiç öğrenemedi. Engels’in 1895’te yazdığı önsöz tahrif edilmişti. I. Emperyalist savaştan sonra bulunan orijinal elyazması taslakta metnin devamı şöyleydi. “... Bu, gelecekte sokak mücadelesi hiç mi rol oynamayacak demektir? Hiç de değil. Yalnız şu demektir: 1848’den bu yana koşullar sivil savaşçılar çok daha elverişsiz olmuştur... Şu halde... gelecekte... bu elverişsiz durum başka etmenlerle giderildiği... takdirde başarılı olabilir. Onun için sokak çarpışması büyük bir devrimin başlarında gelişmesi sırasında olduğundan daha seyrek olacaktır ve bu işe daha büyük kuvvetlerle girişmek gerekecektir. Ama o zaman da bu büyük kuvvetler... 1870’te Paris’te olduğu gibi, açık saldırıyı barikatın pasif taktiğine yeğ tutacaktır...”
1914’de SPD parlamentoda Almanya’nın emperyalist savaşa katılması konusunda burjuvaziye destek verdiğinde, Engels’i tahrif ederek geliştirdiği çizginin bile gerisine düştü. II. Enternasyonal biryana, I. Enternasyonal’de reformcuların savunduğu Gotha-Erfurt Programını dahi reddetmiş oldu. Proleteryaya ihanetini ilan etti. Rosa’nın 1900’lerden itibaren mücadele ettiği anlayış buydu. Kendiliğinden harekete ilişkin görüşleri bu zeminde şekillendi.

5. Rosa ve RSDİP

Rosa’yı RSDİP’e karşı tutum almaya yönelten faktörleri iki temelde ele almak gerekir. Birincisi; merkeziyetçi parti anlayışıdır ki, SPD gibi RSDİP’in de bürokratlaşma tehlikesine karşı Rosa’yı refleks göstermeye itmiştir.
Rosa’nın merkeziyetçi partiye karşı refleksi her ne kadar önce SPD pratiği ile şekillenmişse de kaynağını Marks’da bulur. Marks’ın I. Enternasyonal döneminde şekillenen parti anlayışı, sınıfın geniş katmanlarını içinde barındıracak “kitle partisi” tasavvuru idi. Bunu da partinin niteliğine bağlı olarak daha çok federatif biçimde düşündüğü anlaşılıyor. Bu temelde Rosa Marks’a bağlanmıştır. SPD’nin “kitle partisi” olması Rosa’yı bu partiye bağladı. Ama SPD pratiği partinin rolü konusunda netleşmeyi teorik bir sorun olmaktan çıkarıp, netleştirilmesi zorunlu pratik bir soruna dönüştürmüştür. Bu noktada Luxemburg’un görüxleri Marksizmden uzaklaşmaktadır. Bunun nedenini kendiliğinden harekete bakışındaki kopuklukta aramak gerekiyor. Rosa devrimde partinin rolünün ayaklanmayı hazırlamak olmadığını vurgulayarak, politik önderliği basitçe “taşıyıcılık” konumu olarak kavramaktadır. Partinin işlevini devrim döneminde devrim öncesine göre daha sınırlı görmektedir. KDP’nin aralık 1918’de yani ayaklanmanın başlamasından bir-birbuçuk ay sonra kurulması da bu anlayışın sonucudur. Ama 1918 ayaklanmasında ölümcül bir hata olduğu da ortaya çıkmıştır.
Rosa RSDİP’i belli sınırlar içinde SPD ile aynı kefeye koymakla birlikte asıl eleştirisi partinin niteliğine ilişkindi. 1902-1904 arasında RSDİP ve Lenin’e hep bu temelde saldırdı. Daha önce de belirtildiği gibi, Marks’ın düşündüğü sınıfın geniş katmanlarını barındıracak bir “kitle partisi idi. SPD de buna uygun bir örnekti ve bu anlamda Rosa’nın SPD ile sorunu yoktu. (*) Oysa RSDİP ve Lenin’in savunduğu “sınıfın öncüsüne dayalı çekirdek parti” anlayışı bununla taban tabana zıttı. İşte bu noktada Rosa Plekhanov’la birlikte bu anlayışı “Blanquizim” (komploculuk) olarak nitelendirmekteydi. Dar kadro partisi anlayışını, sınıftan kopuk bir avuç komplocunun kendini sınıfın yerine koyma eğilimi olarak görüyordu.
1906’da R. Luxemburg Lenin ve Bolşevizme yaklaşımında “geri adım” attı. 1902’deki örgütlenme tarzında Blanquizmle izleri olduğunu ama, artık bunun geçmişte kaldığını, Bolşeviklerin Blanquizmle ilgileri kalmadığını belirtti. Ama bunu yalnızca 1905 devrimine bağlı bir gelişme olarak gördüğü kesindir. Burada yalnızca devriminin iradesinin Bolşevik iradeyi aşması noktasında, Bolşeviklerin bunu kabullenişlerini onaylamaktadır. Çünkü Rosa için artık
(*) SPD “harekete geçmek” için –ki, bu kesinlikle ayaklanmayı hedefmiyordu- tüm sınfın örgütlenmesi gerektiğini savunuyordu. Rosa ise partinin 500 bin üye sayısının sendikaların bir milyon 250 bin üye sayısı karşısında; Almanya’da sendikaların gelişiminin paritinin gelişiminin doğrudan sonucu olması bakımından bir zaafiyet olmadığını ortaya koyuyor, ayaklanmaya ayak direyenin parti ve sendika bürokrasisi olduğunu savunuyordu.
Sadece proleteryanın kendiliğinden hareketinin ürünü olan 1905 vardır... Rosa Luxemburg’un kendiliğindenliğe ilişkin görüşlerinin kaynağı da 1905 devrimidir. (Geçerken belirtelim ki, Rosa 19017’de Bolşevizmden gerçek anlamda da özür diledi. “Gelecek her yerde Bolşevizmindir” diyerek Bolşevik iradeyi selamladı.)

6. SPD ve RSDİP eleştirisinde Rosa’nın Marksizm’ e bağlanışı

Rosa’nın SPD ve RSDİP’in parti anlayışlarına eleştirisi iki anlayışı da I. Enternasyonal’daki Marksizm dışı eğilimlere bağladığını ortaya koymaktadır. SPD ve RSDİP önderliğinin yaklaşımını I. Enternasyonal içinde yer alan eğilimlerin uzantıları olarak (Lassalle’cılık ve Blanqui’cilik) görmektedir. Bu temelde safını Marksizm’den yana belirlemektedir.
Diğer yandan özellikle SPD’ye karşı mücadelesinde nesnel koşulların gelişimine karşı ortodoks Marksizm savunusunun devrimi reddetmek anlamına geldiğini ilk kavrayanlardan biridir. Uzunca süre Lenin’e “düşmanlığının” ardında ihanet çizgisinde gördüğü Kaustky’e karşı Lenin’in 1912’ye kadar hala sözü dinlenir bir önder olarak bakması vardır.
1905 devriminden hareketle geliştirdiği kendiliğinden harekete ilişkin görüşleri ise SPD tarafından “devrim romantikliği” olarak yansıtılmıştır. Genel grev yoluyla kitle ayaklanmasını savunuşuna bakarak anarşist olarak damgalanmamasının tek nedeni olsa olsa SPD üyeliğinin devam ediyor oluşudur. Zira genel grev ve silahlı ayaklanma ile iktidarın yıkılması düşüncesi ilk kez anarşizm tarafından kurgulanmıştır. Buna karşın Marks ve Engels yaşanan deneyimler üzerinden sınıf hareketinin eşgüdümünü sağlayacak bir partinin zorunluluğu fikriyle anarşizmi karşılarına aldılar. Alman sosyal demokrasisi parlamenter mücadelenin gelişimiyle çakışan yükselişi temelinde tutuculuğunun referanslarını Marksizmin anarşizmle bu çatışmasından devşirmiştir. Bu sayede ayaklanmanın önünde bir engel haline gelebilmiştir.
Rosa ise devrimin olgunluğunun proleteryanın veya partide örgütlenmiş kısmının sayısıyla bağlantılı olmadığının kanıtını 1905 devriminde bulur. 1905’in eşitsiz gelişme yasasını doğrulayan pratiğine yaslanarak alman devriminin olgunlaştığını savunur. “... Tarihsel olarak ele alındığında Rus devrimi... alman işçi hareketinin güç ve olgunluğunun yansımasıdır...”
İlginç olan Rosa’nın partinin ayaklanma önünde engel haline geldiği noktada partiyi aşacak direnişi örgütlemenin meşruluğunu savunmak yerine; partinin nesnel gelişiminin önüne geçemeyeceğini savunmasıdır. Maddeci tarih anlayışısının bu determinist yorumunun kökleri 1905 devrimi değerlendirmesine dayalıdır.

7. Kendiliğinden Hareket

Rosa 1905’ten esinlenerek 1906’da yazdığı “Kitle Grevi, Parti ve Sendika” broşüründe kendiliğinden harekete ilişkin görüşlerini ortaya koydu. Kitle grevinin (genel grev) dışarıdan bakıldığında salt ücret mücadelesi olarak görülmesine karşın, bizzat HAREKET’in pek çok farklı etki altında temel politik olgu olduğunu belirler. Bu temelde kitle grevinin “devrimin canlı nabzı” olduğunu, değişkenliği içinde ekonomik ve politik mücadelelerin tüm evrelerini, devrimin tüm aşama ve uğraklarını içinde yansıttığını savunur. Düşüncesinin özü sınıf bilincinin geşmişteki mücadelelerle pratik içinde şekillendiği, geliştiği ve devrimci durumu yarattığıdır. Devrimin sınıf bilincinin eşitsiz ama kesintisiz şekillenişiyle KENDİĞİLİNDEN örüldüğü görüşündedir: “...Gerçekte kitle grevi devrimi değil, devrim kitle grevini üretir...”
Rosa Luxemburg’u bu noktaya ulaştıran salt teorik bir bakış açısı değildir. Avrupa merkezci bakış açısına dayanan tüm Marksist şemaların aksine, geri köylü ülkesi Rusya’da proletaryanın devrimin fiili öncülüğünü üstlenmesidir. Rosa yüzünü bu olguya dönmekte, Rus devriminin önündeki görevi modern bir burjuva parlamenter hukuk devletinin kurulması olarak tanımlarken, devrimin önderi olan proleteryanın bu görevle sınırlamayacağının altını çizmektedir.
Ancak Rosa’nın soruna yaklaşımı devrimin nesnel koşullarının olgunlaştığını kanıtlama çabasıyla sınırlanmıştır. Devrimin nesnel olarak olgunlaşmasının doğrudan sonuçlarıyla ilgilenmemektedir. Proteleryanın gelişim koşullarını irdelerken Rusya özelindeki (1905) gelişmelerden destek almakta, emekleme, büyüme, yürüme... aşamalarını tanımlamaktadır. Hedefi SPD’nin tarzının yanlışlığını ortaya koymaktır. Oysa proletaryanın (ve devrimin) olgunlaştığına dair kanıtların neden ileri kapitalist bir ülkede değil de geri bir köylü ülkesi olan Rusyada birdenbire ortaya çıktığının değerlendirmesini yapmaz. Proletaryanın eşitsiz bileşik gelişim yasasına tâbi olgunlaşmasının bir sonucu olarak devrimin ağırlık merkezinin bu kez doğuya kaydığının farkında değildir. Klasik Marksist şemaya uygun olarak ileri kapitalist ülkelerdeki kaçınılmazlığı” biçimindeki determinizme saplanmıştır. 1905’i proleter devrimin gerçekleşebilirliğinin (olgunluğunun) nesnel kanıtı olarak görmektedir. Ama bu nesnelliği devrimin merkezi olarak gördüğü ileri kapitalist ülke Almanya'ya tâbi kılarak değerlendirmekte partinin devrimin engelleyemeyeceği sonucuna ulaşmaktadır. “... Rusyada kitle grevlerinde kendiliğindenlik unsuru rus proleteryası eğitimsiz olduğu için değil, devrimlere kâhyalık edilemeyeceği için öylesine egemen bir rol oynamıştır. ...” Bunu söyleyen Rosa’nın Rus devriminin önüne burjuva demokratik hukuk devleti görevini koyması acaba Rusya için proletaryanın gelişmemişliği belirlemesine dayalı bir kâhyalık olmuyor muydu?..
Aynı Rosa partinin rolü ve proletaryanın örgütlülüğü (gelişmişliği) konusunda “... Proteryanın sınıf mücadelesindeki örgütünün rolünün abartılması ve yanlış değerlendirilmesi, örgütlenmemiş proteler kitlelerin ve onlaın politik olgunluğunun küçümsenmesiyle tamamlanmaktadır...” diyerek Marksizm veçhesi altında proteleryanın kategorilere sokulmasına karşı durmaktadır. Bu doğru bakış açısı özünde “doğrudan eylem”in tarihsel ilericiliğine vurgu yapmaktadır. “... Kitle grevlerini ciddi politik eylemler olarak yalnız örgütlü olanlarla gerçekleştirme planı tümden umutsuz bir plandır... Kitle mücadeleleri başarılı olmak istiyorsa... o halde gerçek bir halk hareketine dönüşmek zorundadır...” Rosa aşamalı devrim yanlısı ya da “üçünçü dünyacı” olmadığına göre halk hareketi tanımını partinin abartılan rolüne karşı öz-örgütlenmelere dayalı fiili bir durum olarak ele almak gerekir.
Ancak Rosa bununla kalmayıp partinin rolünü daraltmaktadır. “... Sosyal demokrasinin görevinin kitle grevini teknik olarak hazırlamak ve idare etmek değil, hepsinden önce tüm hareketin politik önderliğini üstlenmek olduğu anlaşılır... Kaderci bir şekilde... devrimci ortamın oluşmasını... beklememelidir... Olayların gelişiminin önünde koşmak... hızlandırmaya çalışmak zorundadır...Ama bunu... devrimci dönemin başlangıcının kaçınılmazlığını anlatarak yapabilir...”

8. Kendiliğinden harekete dair bazı belirlemeler

Marksizm içinde kendiliğinden harekete ilişkin görüşler örgütün anlamsızlığı noktasından şekillenmemiştir. Partinin sınıf hareketine müdahelesine ilişkin olarak olumsuz pratik üzerinde biçimlenmiştir. Bu temelde kendiliğinden harekete abartmadan ve küçümsemeden bakabilmek kendiliğinden hareketin dinamikleri ve partinin rolünün tanımlanmasıyla mümkündür.

a- Kendiliğinden hareketin açıcılığı: Bu başlık altında kendiliğinden hareketi toplumsal eşitsizlik ve ezme-ezilme ilişkilerine ezilenler cephesinden verilen bir yanıt olarak görmek gerekiyor. Bu yanıyla ezilenlerin özgül taleplerinden yükselen isyanı dayatması tarihsel olarak ilerici bir yıkıcı gücün açığa çıkması, cisimleşmesidir. Şiddetin rasyonel tanımına (“mâkul” olanı savunma) karşı irrasyonel bir cevaptır. İdeolojinin karşısına “doğrudan eylem” yoluyla yaratılan fiili durumu çıkarmakta, ideolojinin etkisini kırmaktadır. Yeni deneyimlerin ve sınıf bilincinin gelişmesi için alan yaratmaktadır.

b- Kendiliğinden hareketin sınırları: Egemen ideolojinin kendiliğinden eylemle kırılma noktalarında gelişen bilincin hangi noktaya kadar ulaşacağı eşitsiz bileşik gelişim üzerinde belirlenecektir. Sınıf-içi bölünmüşlük kısa ve uzun vadeli çıkarları kaçınılmaz bir çatışmaya sokmaktadır. Dolayısıyla “... farklı etmenlerle giderilmediği...” takdirde egemen ideolojinin kırılmasını sonsuza dek sürdürme imkanı yoktur. İşbölümündeki her yeni gelişme sınıflararası uçurumu açtığı kadar sınıf-içi bölünmeyi de hızlandırır. Kendiliğinden eylemin parlamasının olduğu kadar kısa sürede sönümlenmesinin de maddî koşullarını yaratır. Bu bakımdan kendiliğinden hareketin temel zaafı toplumsal kurtuluşun bütünlüklü projesinden (programdan) yoksun oluşudur. Bu da, yıkıcı gücünü özgül talepleriyle sınırlamaktadır. Böylelikle hareketin devrimci özünün bu özgül sınırlar içinde karşıtına dönüşmesinin de yolunu açmaktadır. Kendiliğinden hareket, devrimci bir önderliğin iktidarı esas alan bütünlüklü talepler sistemine dayanmadığı sürece; bir yıkım hareketi olduğu kadar aynı zamanda “yağmalama” eylemiyle de kendini gösterecek bir iç çatışmanın sınırlarına çarpacaktır.

c- Önderliğin rolü: Sınıfın öncüsüne dayanan çelik disipline sahip kadro partisi anlayışı devrimci iradenin hedefe (iktidara) tâbi kılınması ihtiyacının ürünüdür. Bundan anlaşılması gereken şudur. Hiçbir kitle hareketi başından sonuna dek partinin sürekli müdahelesi ile yönlendirilebilmiş değildir. Bolşevik Partinin gerek 1905 ve 1917 deneyimleri bunu kanıtlar. Benzer biçimde tersinden 1926’da Çin devrimini tümüyle denetiminde tutmaya çalışan SSCB güdümlü ÇKP, devrimin kanla boğulmasının sorumlusu olmuştur.
Örgütün sürekli müdahelesi, politik perspektiflerin hareket içinde yer alarak sınanmasıdır. Politikaların yanlış olması da pekala mümkündür. Ama bu hareketin içinde Rosa’nın da belirttiği gibi sınıf hareketinin “değişken nabzı”na çarptığı zaman kavranabilir. Değişken nabzı tutmadan taleplerin bütünlüğünü sağlamak mümkün değildir. Bu, örgütün sınıfa açılmasıdır. Ve yalnızca politikaların ve devrimin “kaçınılmazlığının anlatılmasından ibaret” değildir. Örgütsel yapının buna uygun biçimlendirilişi temelinde illegaliteden legaliteyi istismara teknik ve askeri hazırlığa kadar bir dizi “idarî” tedbir yoluyla sınıf mücadelesine yansıyacak refleksleri örgüt için geliştirmeyi de kapsar. Ayaklanmanın hazırlanmasından anlaşılması gereken budur ki; bu da bizi örgütün sürekliliği kavramına ulaştırmaktadır.
Kendiliğinden hareket içinde “kitle” en görünür olgu olsa da onun hareketini sağlayan çok sayıda farklı etkenin basıncıyla şekillendiği bir gerçek. Bu da onun gelişimini kesintisiz bir süreç olarak görmenin önündeki en büyük engeldir. Devrimci iradenin sürekliliği bu yüzden salt sınıfın eylemliliğine bağlanamaz. Ama örgüt sınıf hareketi içinde eylemin uğrak noktaları ve aşamalarını kavrama, bunu programının bir parçası haline getirme refleksini kazanabilir. İlk günden başlayarak devrimin örgütlenmesine girişebilir. Ortaya koyduğu bütünlüklü talepler zemininde öz-örgütlenmelerin merkezîleşme yönelimini iktidar hedefiyle donatmasının önünü açabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder