Bir Sınıfsal Mevzilenme Mekanı Olarak Kent

Bir Sınıfsal Mevzilenme Mekanı Olarak Kent
Agora-Toplusözleşme-Yönetişim
Nuray Sancar

Paris Komününden sonra, Vali Baron Hausmann, tehlikeli sınıfları kent merkezinden uzaklaştırmak ve kenti ayaklanmaya uygun koşullardan temizlemek için büyük bir operasyona girişmiş, ana caddeleri barikat savaşlarını olanaksız kılacak biçimde genişleterek Parisi yeniden düzenlemişti. Bu tarihsel olay, kent tasarımının siyasal bir kaygının ürünü olduğunun somut bir kanıtı olarak her zaman hatırlanır.



Eski Grek demokrasisinin bir veçhesi, doğrudan katılımın ve kamusal yaşamın aleniyetinin platformu olarak tanımlanan agoranın kuruluş ilkeleriyle, Paris sokaklarının ve meydanlarının düzenlenmesindeki temel kriterin öze ilişkin benzerliği, siyaset ve kent arasındaki ilişki hakkında söyleneceklerin kalkış noktasını oluşturur. Agoralar, katılım sürecinden dışlanan kölelerin dışındaki sınıflara ait bir demokrasinin simgesiydi. Parisin genişletilen caddeleri de, varoşa sürülen alt sınıfların dışında kalanlar için hazırlanan demokrasiye uygun bir mekân tasarımının referansları arasına girdi. Hem eski demokraside hem de Fransız ihtilaliyle başlayan modern demokraside başlıca kaygı, sınıf ilişkilerinin denetim altına alınabileceği bir kent tasarlamak ve kurmaktı. Ancak devrimden sonraki süreçte, bu ilişkinin basit ve mutlak bir biçimde tek taraflı bir tasarrufla düzenlenemeyeceğini kanıtlayan sosyal gelişmeler kentin sadece mimari tasarımlarla gözetim altında tutulamayacağını da düşündürüyordu. Bu bakımdan kent, özellikle geçen yüzyılda sınıf ilişkilerinin mimari düzenekler dışında başka araç ve yöntemlerle düzenlenmesinin deneyim alanlarından biri haline geldi.

20. yüzyılda kentte yapılan düzenlemeleri iktidardakilerin alt sınıfları siyasal süreçlerden; gitgide metaforik olarak başka ilişkilere yaygınlaşan agoradan (meydandan) dışlama kaygısının ürünü olarak görmek gerekir.

Eskiden demokrasiden ve meydandan fiziksel önlemlerle dışlananların 1917 Ekim Devrimiyle kazandıkları siyasal mevziler ile moral üstünlük yönetenler için kentteki inisiyatifin eski olanaklarını tüketirken yeni olanakların yaratılmasına da zemin hazırlıyordu. Artık 20. yüzyıl kenti, sadece bildiğimiz meydanda değil metaforik bir meydanda süren sınıflar arasındaki mücadeleler sırasında kazanılan veya yitirilen mevzilerin tarihsel dökümünü sunan bir almanak gibi de görülebilecekti.

İktidardaki sınıflar ile yönetilenler arasındaki tarihsel gerilimin kazandığı nitelik ve aldığı biçim, kentin yapılanma ilkelerini de belirlemişti. Düzenleyici ölçüt, dünyanın, ülkenin ve kentin geleceğini kendi siyasal bakış açılarına göre kurmaya çalışan sınıflar arasındaki mücadelenin metaforik hedefi olarak görülebilecek Meydandaki inisiyatif için mevzilenmenin düzeyiydi. Kent politikaları, bu özel tarihsel dönemde yönetenlerin giderek artan agorafobisi ile ezilenlerin giderek yükselen tehdidi arasındaki ilişkinin ürünü olarak belirdi.

REFAH TOPLUMU VE KENT

Burjuvazinin 20. yüzyıldaki agorafobisi, Refah Toplumu yapılandırmasıyla ödünlemek zorunda kaldığı yıkıcı deneyimlerin ürünüdür. Dünya emekçilerinin yüzlerini sosyalizme dönmeleri, eski sömürgelerdeki ideolojik itkisini sosyalizmden alan ulusal kurtuluş mücadeleleri, Latin Amerika devrimleri, 68 hareketi, bu hareketlerin ister kentlerde barikat savaşları olarak gelişsin, ister kırlardan kentlere doğru iktidarı parça parça alarak kurtarılmış bölgeler oluşturmayı kuramlaştıran Çin deneyimini örnek alsın, ister gerilla mücadeleleri biçiminde şehirde ve dağlarda sürsün kentte cisimleşmiş iktidar için önemli bir tehdit kaynağıydılar.

Ezilenlerin dünya çapında süren demokrasi ve kurtuluş mücadeleleri bir yandan şiddetle bastırılmaya çalışılıyor ama aynı zamanda kapitalizmin siyasal ve ekonomik bakımlardan yeniden yapılanmasını zorunlu kılan başlıca etkenler haline geliyordu. Esas olarak Avrupa ve ABDde kurumlaşan bu zorunlu yeniden yapılanmanın asıl öğeleri ulus devletleşme, refah toplumu ve liberal demokrasi oldu. Ulus devletleşme, sermayenin ulusötesi eğilimlerinin sözü geçen mücadeleler yüzünden kısıtlanması pahasına yasal olarak her ulusun burjuvazisinin, kendi ulusal sınırları içindeki düzenlemelerden sorumlu olması anlamına geliyordu. Refah toplumu, bu ulusal sınırlar içinde bölüşüm süreçlerinin yeniden düzenlenmesi yoluyla sınıfsal bir dengenin güvencesi olarak görüldü. Toplusözleşme pratikleri ve temsili seçimlere dayanan liberal demokrasi ise yönetilenlerin vekilleri aracılığıyla demokratik süreçlere katılım duygularını tatmin etmeyi garanti ediyordu.

Ancak refah toplumu ve liberal demokrasi konsepti, yönetenler açısından hiçbir zaman mutlak bir dengenin kurulmasına yetemedi. Zaten bu olanaksız durumu hedeflediği de söylenemez. Burjuva demokrasisi, sistemin sınırlarının zorlanabilme mesafesini uzatma mekanizmalarına sahip olduğundan sınıflar arasındaki çelişkileri esneyebilme gücü ölçüsünde kapsamaya ayarlıdır. Nitekim, seçme seçilme hakkının, insan haklarının geçmiş yüzyıldaki tarihsel seyri ile; toplusözleşme süreçlerinin yakın zamana kadarki gelişimi liberal demokrasi ile refah toplumunun çerçevesinin sürekli olarak hak mücadeleleri yüzünden genişletilmek zorunda kaldığını gösterir.

Liberal demokrasi egemen sınıf için hem karşı sınıflara verilmiş zorunlu bir taviz, hem de sınıf mücadelelerini sonsuza kadar erteleyebilmenin olanağıydı. Alt sınıflar için de hem bir örgütlenme olanağı, bir kazanım; fakat aynı zamanda da bu kazanımların sistemi zorlayamaması ölçüsünde kapitalizmin demokratik prosedürlerine sıkışma, dışlama siyasetinin görünmezleştiği oranda da kapsanıp sisteme içerilmeyle karakterize olan bir kısırdöngüydü. Liberal demokrasinin bu diyalektiği hiç kuşkusuz her iki kesim açısından da pahalı sonuçlara yol açtı.

Egemen sınıf için, devletin her yerde, devasa kamu binalarıyla gözle görülür anıtsallığı ve kamu hizmetlerini sunarken mecbur kaldığı yüzyüzelik ve denetlenebilirlik, demokrasinin toplumsal mücadeleyle zorlanan çerçevesi ve bu mücadelelerin hedefini küçültüp somutlaştırdığı varsayılan ulusal sınırlılığı burjuvazi açısından felaketler yüzyılının başa çıkılması gereken başlıca fenomenleriydi. Ki, bu şekilde sermayenin ulusaşırı yayılımı, küresel dolaşımı da bir dizi prosedürlerle zorlaşıyordu. Sokağa çıkan her kesimin doğrudan doğruya devleti eleştirmeye başlaması; ulus devlet, liberal demokrasi ve refah toplumu bileşiminden oluşan yapılanmayı epey zor sürdürülebilir bir toplumsal örgütlenme biçimi haline getirmişti.

Kentlerin yönetimi ise başlı başına bir sorundu. Hem kentsel hizmetlerin devlet desteğiyle güvence altına alındığı, hem de kentte yaşayanların siyasal katılımını yerel düzeydeki özerk ve politik olarak daha gevşek aygıtlarla yaygınlaştırmayı amaçlayan yerel yönetimler burjuvazinin hegemonik üstünlüğünü sosyal devlet prensipleri kapsamında korumayı amaçlıyordu. Ancak alt sınıflar bu hegemonik üstünlüğü sık sık yerel yönetimler üzerinde de sorguladılar. Kent yönetimleri, hem devleti elinde bulunduran sınıf için hem de kent ezilenleri için kendi demokrasi projelerinin vazgeçilmez unsurları haline gelmişlerdi. Kentsel kazanımların bu bakımdan, kentin nasıl yönetileceği, kentte nasıl yaşanacağı üzerine süren uzun mücadeleler sonrasında sağlanan ve üstelik sürekli olarak yeniden üretilmesi zorunlu olan sınıfsal dengelerin sonucu olduğu söylenebilir. Ve hiç kuşkusuz bu kazanımların çerçevesi durmaksızın, ulusal düzeydeki sınıf savaşımı ve temel haklar için verilen mücadeleler tarafından yeniden yeniden çizildi.

Refah toplumunun burjuvaziye maliyetinin en görünür ölçütü kuşkusuz kentler ve kent yönetimleridir. Sosyal hizmetlerin doğrudan doğruya yerel yönetimler eliyle sunulmak zorunda olması; enerjiden eğitime, sosyal konutlardan sağlığa, kültürel desteklerden eğlence sektörüne kadar kent sakinlerinin zorunlu yeniden üretim gereksinimleri kent yönetimlerinin ve bu konuda sürekli artan bir fon ayırmak zorunda kalan devletin sorumluluğu altında olduğundan refah toplumu kenti pek çok bakımdan sisteme pahalıya mal oldu. Zira üretim süreçlerindeki ilişki hep aynı kalmak koşuluyla yeniden üretim süreçlerinde emekçilere verilen tavizlerin yüklü bilançoların çıkarılmasına yol açması siyaset meydanındaki barışçıl kontrol mekanizmalarından kurtulmanın olanaklarını da hiç kuşkusuz bir temenni olarak devletin, yönetenlerin aklından geçiriyordu.

Böyle bir refah toplumu kentinde yaşanan ilişkileri, iktidarın ve örgütlü ezilenlerin politik tasarımları arasındaki çatışmanın içeriği ve düzeyi belirler. Bu bakımdan refah toplumu koşullarındaki kent, emekçilerin karşı sınıfla ilişkisinde toplusözleşme pazarlığına sıkışmış, toplumsal hizmetlerin siyasal erkin garantisinde toplu tüketime sunulduğu ve bu sunum alanlarının pazarlıkla genişletilebildiği ilişkiler ağının kurulduğu bir mekândır. Barikatın kuruluşu, toplusözleşme prosedürlerinin esneyebilme yetenekleri ölçüsünde ertelenebildiği için yönetenlerin de agorafobisi az çok ertelenmiştir ama yok olmamıştır.

Agora hala ertelenmiş barikatların izlerini taşır. Barikatın bir iz olarak kalmaya devam etmesinin şartı, ezilenlerin barikat kurulacak meydana ulaşmadan önce, metaforik meydanlarda (toplusözleşme ve liberal demokrasi süreçlerinde) mecallerinin kırılacağı mekanizmaların kurulmasıdır.



KÜRESELLEŞME VE YERELLEŞME  PROJESİNDE KENT

Postmodernizmin önce modern mimariye karşı bir eleştiri olarak doğduğu ileri sürülür. St. Louisda* sosyal konutların dinamitlenmesi, yeni zamanların başlangıç işareti olarak görülür. Çünkü bu sosyal konut katliamı, refah toplumunun sosyal güvenlik esasına dayalı kent düzenlemesinin sonunun geldiğinin göstergesidir. Yeni zamanların başlangıcı, aynı zamanda tantanalı bir bitişe işaret eder.

19. yüzyılda Haussmannın sokakları yıkın fetvasıyla geçilen modernizmin başlangıcıyla, toplu konutların dinamitlenmesi ile simgelenen postmodernizmin başlangıcı arasında, her iki dönemde de, kendi tarihsel koşulları içinde iktidar ilişkilerinin düzenlenmesiyle ilgili büyük bir benzerlik vardır. Haussmann göğüs göğüse bir çarpışmadan sonra işçi sınıfının kafasından barikat fikrini söküp atmak için sokakları yıkmıştı; dünya emekçilerinin fiziksel ve fikri barikatlar kurarak kazanım hanesine işlediği refah toplumu konseptinin bitişini ise, postmodern mimarinin doğuşu simgeledi. Her iki dönemin de kentin yeniden yapılandırılmasını amaçlayan bir hamleyle özdeşleşmesi önemlidir. Çünkü bu, kentin yeniden bir sosyo politik kategori olarak gündeme alındığını; yeniden yapılandırmanın başlıca unsurlarından biri haline getirildiğini gösterir. Kentsel yeniden yapılandırma ise yerelleşme stratejisinin başlıca koşuludur.

Dünya Bankası, küreselleşme ve yerelleşme kavramlarının ikiz kardeşler olduğunu not düşüyor. Gerçekten de bugün küreselleşme ile dünyada ve ülkelerde ne oluyorsa bunun izdüşümlerini yerel düzeylerde de görmek mümkün. Küreselleşme, sermaye birikim süreçlerinin önündeki eski ulusal engellerin birer birer ortadan kaldırılmasını; devletin küçültülmesi adı altında sosyal devletin ve toplumsal mücadelelerin geçmiş kazanımlarının tasfiyesini; yurttaşların temsili ilkesine dayanan liberal demokrasinin de, doğrudan katılım esaslı yönetişim projesi adına iptalini öngörüyor.

Ulus devletlerin kendi bürokratik kurumları aracılığıyla ve hukuki prosedürleri kapsamındaki yönetsel karar alma yeteneklerinin DTÖ-AB gibi emperyalist devletler topluluklarına devredilmesi sermayenin küresel yayılım hızını kesen, anti sömürgeci mücadeleler döneminde kurumlaşmış ulusal mekanizmaların tedrici olarak etkisizleştirilmesi anlamına geliyor. Tek bir dünya hukuku kurma eğilimindeki emperyalizm, ulus devletleri bu bakımdan tek tipleştiriyor, böylece hız kesen tüm yerel bürokrasi dönüşüme zorlanıyor. Sermayenin engelsiz yayılım talebi içinde hiç kuşkusuz merkezi yönetimlerle muhatap olmadan, oldukça zengin rant kapısı olarak görülen yerel yönetim hizmetlerinin de dolaysız olarak kârlılık alanına dahil edilmesi var. DTÖ- GATS sözleşmesi bunun için imzaya açıldı. Sosyal Devlet koşullarında pek çok sosyal hizmetin ucuza ve devlet kredileriyle desteklenmiş olarak sağlanmasını üstlenen yerel yönetimlerin para kaynaklarının kesilmesiyle başlayan süreç, belediye kuruluşlarını yabancı sermayeye başvurmak zorunda bırakıyor. Yerel yönetimleri destekleyen merkezi kurumlar; iller idaresi, köy hizmetleri vs. gibi kurumlar bizde de bunun için tasfiye ediliyor. Saptanan pilot bölgelerde temel hizmetler birer birer uluslararası tekellere ihale edildi. Ve bu süreç ilerliyor. Denebilir ki, ulus devletin üstlendiği sosyal hizmetlerin özelleştirilmesiyle karakterize edilen devletin küçültülmesi kavramı yerel yönetimler için de geçerlidir.

Seçilmiş alanlarda endüstri bölgelerinin, Dünya Kentleri adıyla bilinen pilot kentlerin kurulması projesiyle de desteklenen, yerel yönetimlerin yeniden yapılandırılması ilkesi sınıfsal eşitsizlikleri sosyal desteklerle gizlemeye yönelmiş Refah Toplumunun tersine, bu eşitsizliklerin daha görünür kılındığı ve derinleştirildiği küreselleşmenin temel prensiplerine bağlanıyor. Doğal olarak kendisi için en kârlı alanlarda konuşlanacak olan uluslararası sermayenin yeni ekonomik ve politik yönelimi kapsamında dünyanın kimi kentlerinin mega metropoller haline geleceği, ama çok büyük bir kesiminin gelişmesinin, kalkınmacı retorikten devralınmış hiçbir korumacı önleme başvurulmadığı için duracağı söylenebilir.

Yerelleşme bu bakımdan her şeyden önce sermayenin yeni mantığına uygun bir ekonomik projedir. Kentler ve kentliler arasında eşitsizliğin derinleşmesini, yerel yönetimler eliyle sağlanan toplumsal hizmetlerin tekellere özelleştirilmesini öngörüyor. Ama yerelleşme sadece ekonomik düzenlemelerden ibaret değildir. Nitekim, zaten küreselleşme stratejistleri yerelleşmenin bu veçhesinden daha çok, yapılmak istenen politik ve sosyal düzenlemeleri tartışma platformlarına sürdüler. Bu, hem ekonomik bakımdan soyguncu ve sömürücü eğilimleri gizlemeye yarıyor, hem de kentteki toplumsal ilişkilerin kurgulanmasında ihtiyaç duyulan ideolojik meşrulaştırmaya gerekli argümanların çoğaltılabileceği zemini hazırlıyor.

Yerelleşmenin son yıllarda demokrasi, kentsel demokrasi, yönetişim, katılım, doğrudan demokrasi gibi şık, olumlu göndermeler ile tanımlanması bu sürecin gerçek içeriğini anlamayı zorlaştırıyor ama hiç şaşırtıcı değil. DTÖlü GATSlı- küreselleşme sürecinin ekonomik eğiliminin gerçekleşebilmesi için emekçi sınıfların önceki yüzyıldan kalmış tüm kazanımlarının ortadan kaldırılması, mevzilerin dağıtılması, araçların etkisizleştirilmesi, retoriğinin de parçalanması gerekiyor. Mimari düzenlemelerden, mekân organizasyonlarına, oradan yerel yönetimlerin kurgulanmasına kadar her şey, kentteki sosyal ilişkilerin yeniden düzenlenmesini amaçlıyor.

Büyük kentlerde kent merkezlerinin dağıtılması*, birden çoklaştırılması yirminci yüzyılın başlıca kent tasarımı ilkesi haline getirilmiş; Meydan, siyaseten de, yönetenler için işkollarına göre yapılan toplusözleşme işleyişi; eşitsizliği gizleyen bireysel ve eşit oy esasına dayalı temsili demokrasideki kuvvetler ayrılığı prensibiyle korunmaya alınmıştı. Sermaye sahibi sınıfın, alt sınıflarla olası çatışmayı sürekli olarak erteleyebilmek zorunda olması sosyal devlet uygulamasını kuşkusuz, yukarıda da değindiğimiz gibi pahalıya mal ediyordu ama emek gücünün toplumsal üretiminin artan bedeli devrim tehdidi karşısında hiçbir şey değildi. Şimdi bu süreç tersine döndü. Sosyalizmin yıkılması, sınıf hareketinin geriye çekilmesi küreselleşme stratejisinin başlıca güvencesi olarak görülüyor. Ancak bu geriye çekilişin ebedi olabilmesi için hiçbir şey şansa bırakılmadığı için kentsel ilişkiler yeniden düzenleniyor.

Üretim, barınma, eğlenme ve alışveriş mahallerinin bir arada bulunduğu, ulaşım yoğunluğu düşürülmüş, kendi küçük merkezleri ve periferleri bulunan, bir birimdeki emekçilerin başka üretim birimlerindeki emekçilerle buluşabilecekleri ortak bir agoranın olmadığı kentsel tasarımların AB ve DB projelerine (yeni insan hakları tanımı kapsamında) dahil edilmeye başlanması 21. yüzyıldaki kent tasarımının küresel bir resmiyet kazandığını gösteriyor.

Küreselleşme sürecinde dünya burjuvazisi agorafobiden kurtulmanın yolunu da, bir önceki yüzyılda barikata karşı yeğlenen, metaforik bir meydan sayılabilecek toplusözleşme platformlarını dağıtmakta, liberal demokrasinin geriye çekilmesinde buldu. Kentlerin mimari planlamasına gösterilen özene denk bir özenle kent yönetimlerinin de grevlerin, eylemlerin, ayaklanmaların, sendikaların, emek örgütleri ve partilerinin olamayacağı bir demokrasi kurgusuyla şekillendirilmesi öngörülüyor. Temsili demokrasinin klasik süreç ve mekanizmaları çoktan beri eskimiş ve işlevsiz ilan edildi.

Eskiden emek gücünün toplumsal yeniden üretimi için sunulan desteklerin geri çekilmeye başlamasıyla birlikte, temel toplumsal hizmetler tek tek kentte yaşayanların üstüne ya da sivil toplum denilen şekilsiz oluşuma bırakılmak üzere. Kentin bütün işlerinin sivil topluma devri ise gerçekte bu hizmetlerin kâr kaynağı haline getirilmek üzere tekellere açılması demek. Yerelleşme stratejisiyle birlikte telaffuz edilen yönetişimin tanımlanmasında kullanılan yerel yönetimlere doğrudan katılım ifadesi de kent emekçilerinin, açılan müzakere ortamlarında bürokratlar ve sermaye sahibi kesim tarafından dolaysız kontrol altında tutulabilme olanaklarının yaratılması anlamına geliyor. Sivil toplumculuğa övgü, sınıf mücadelelerinin son kazanımı olan refah toplumunun temellerine yerleştirilen dinamitlerin patlatılmasına ramak kala, girilen isterik ruh halinin bir tezahürü.

Öyleyse, kurgulanan yeni yerel demokrasinin, geçmiş yüzyılda kapitalizmi hayli zorlayan ve sonuçları itibariyle de sermayenin dolaşımını zora sokan emekçi sınıfların mücadelesini tümüyle bertaraf etmeyi amaçladığını söyleyebiliriz. Bu noktaya gelinceye kadar sınıfların kentteki mevzilenişinin düzenlenmesi her zaman başlıca kaygıyı oluşturmuştu. Küreselleşme sürecinde de emperyalist burjuvazi ile dünya emekçilerinin güncel mevzilenişinin özellikleri yönetenler tarafından kentlerin yeniden elden geçirilmesine olanak sağlayan koşulları yaratıyor.

Ancak kentler, ne yapılırsa yapılsın hiçbir zaman sadece kapitalistlere ait olamadı. Meydana çıkan yollar hangi mimari, sosyal, psikolojik, kültürel ve ekonomik önlemlerle kesilmiş olurlarsa olsunlar ezilenler Meydanda inisiyatif kurmak, onu ele geçirmekten ve emeğin ihtiyaçlarının belirlediği bir kent tasarlamaktan vazgeçmediler. Bugün için de bunun tersinin yaşanacağını söylemek mümkün değil.

Küreselleşme stratejistlerinin erken sevincine rağmen önümüzdeki süreçlerde de kentleri şekillendirecek olan şeyin, yine sınıf mücadeleleri olacağını söylemek gerekiyor.

Zira, henüz tarihin sonu henüz gelmedi.

* ... Charles Jenks modernizmin sonunun ve postmoderniteye geçişin sembolik tarihini, Le Courbusiernin modern yaşam makinesinin ödül kazanmış bir versiyonu olan St. Louisdeki Pruitt-Igoe toplu konut bloklarının, içinde yaşayan düşük gelirli insanlar için oturulamaz bir çevre olduğu gerekçesiyle dinamitle havaya uçurulduğu 15 Temmuz 1972 günü saat 15.32 olarak verir... (Harvey, s. 54) (Ayrıca, P. Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, İletişim yay.)

* 60lı ve 70li yıllarda öğrenci eylemlerine sahne olan Beyazıt Meydanının kaldırılması, 1 Mayıs 1977den sonra Taksim Meydanının toplanmayı engelleyecek biçimde hem mekansal olarak hem de polis tarafından sürekli kuşatma altında tutularak daraltılması; İzmir Konak Meydanının belediye ve emniyet müdürlüğü binalarının yapılmasıyla panopticon gözetleme ilkelerini hatırlatacak biçimde küçültülmesi bizim ülkemizdeki örnekler arasında yer alır. Konak meydanı için meslek odaları ve kitle örgütlerinin geçtiğimiz yıllardaki mücadeleleri hatırlanmalıdır. Meydanda bir alışveriş merkezinin kurulması engellenmişti. Şimdi ise, mitingler Cumhuriyet Meydanına taşındığı için olsa gerek Konak Meydanı otobüs duraklarının da kaldırılmasıyla genişletilip düzenlendi. Ankara, ise sonradan planlanan bir kent olduğu için Kızılay bir meydan olarak tasarlanmamıştı. Ama bu devasa kavşak, emekçiler tarafından meydan haline getirildi.
BARINMA HAKKI İÇİN http://www.google.com.tr/#hl=tr&source=hp&q=bar%C4%B1nma+hakk%C4%B1&aq=0&aqi=g1&aql=&oq=BARINMA+&gs_rfai=&fp=e9c570373a81b2f

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder