Pepuk Kuşu Efsanesi


Ben bir pepuk kuşuyum dalında yaralı duran dağların yamaçlarında kenger nazlı bir kızın gözlerinde iki yetimlik ah! içinin kızıllığınca gül ve yangın her bahar lavlara korlara ateşlere düşer yüreğim bir söğüt dalının efil efil titreşen yaprağıdır yüreğimdeki açarım yarasını bakarım canyerimin ağlayamam acının ve sevginin kesiştiği yerde iki çığlık arasında kaldım ah acılı rüzgarlara bıraktım kanatlarımı istedimki kuş olayım kanatlarımın altında saklayayım alıp gideyim başımı dağ dağ göklere yazayım hasretimi istedimki ağaç olayım üzerinde yeşereyim gölge edeyim her yaz her güz dökülsün yapraklarım serileyim üzerine ah! edeyim istedimki yağmur olayım yüreklere yağayım her bahar sel olayım dere tepe katayım önüme tüm acıları denizlere, okyanuslara götüreyim istedimki ıstırabın sunaklarında karalanmış rengi olayım yaşamın sonsuzluğun kurgusunda cezalanmış acı binlerce yıllık geçmişimle her bahar beni anlatsın analar çocuklarına, babalar beni anlatsın istedimki yürekteki her çiçeği gözyaşlarıyla besleyeyim kuruyup gitmesin diye istedimki dağlara sesleneyim yazgımı özlemlere söylenen türkülere sesleneyim gelip geçenler okusun diye gözlerimdeki şiiri istedimki dağlara yazayım hasretimi ovalara, denizlere, gökteki yıldızlara yağmur olayım gökkuşağını hediye edeyim parça parça

Eichmann - (Türkçe Dublaj)

Yapım:2007 İngiltere, Macaristan
Yönetmen:Robert Young
Senaryo:Snoo Wilson
Yapımcı:Karl Richards
Görüntü Yönetmeni:Michael Connor
Müzik:Richard Harvey
Süre:1 saat 40 dk
Oyuncular:Thomas Kretschmann(Adolf Eichmann),Troy Garity(Avner Less),Franka Potente(Vera Less),Stephen Fry(Minister Tormer),
Péter Ambrus(Abraham Less
KONUSU:“Eichmann” bir savaş suçlusu olan nazi subayının soy ismidir. Adolf Eichmann Nazi Almanyası’nda üst düzey bir ulaştırma görevlisidir , savaştan sonra ortalıktan kaybolmuş ve izini kaybettirmiştir. İsrailli “Nazi Avcıları” çok uzun süren araştırmalar sonunda Eichmann a ulaşmayı başarmış ve onu mahkemeye çıkarmışlardır.1933 doğumlu Robert Young’ın yönetmen koltuğunda oturduğu bu film ikinci dünya savaşında yaşanan olayların yanı sıra Alman aktörlerden Thomas Kretschmann yer alıyorki zaten bu rolude bir almandan başkasına vermek gerçekten haksızlık olurdu , soruşturma takipçisi olarak Troy Graity’yi Avner Less rolünde görüyoruz. Ve yine eşi olarakta Franka Potente rolü üstlenmiş durumda.

”Devrimi İslamcılar Değil, Sıradan Genç Kadın ve Erkekler Yapıyor!”- VİDEO

NAVAL EL SAADAVİ’YLE SÖYLEŞİ

Mısırlı muhalif Naval El Saadavi, ABD’den yayın yapan “Demokrasi şimdi” radyosu yayıncısı Amy Goodman’la telefon söyleşisinde ayaklanmayı özetliyor: “ABD ve İsrail bizi İslamcılarla korkutup Mübarek’e mecbur etmeye çalışıyor. Bu devrimin İslamla ilgisi yok, genç kadın ve erkeklerin yoksulluk ve yolsuzluğa karşı ayaklanması bu.
Halk sokaklarda Mübarek’i iktidardan çekilmeye çağırıyor, katılıyor musunuz?
Hepimiz, çoluk çocuk, genç yaşlı ben de dahil bütün halk her gün sokaklardayız. Yaşım 80 ve yarım yüzyıldır bu rejiminin acısını çekiyorum. Sedat’ı hatırlıyorsunuz, ardından Mübarek geldi bildiğiniz gibi. Onların düzeni, kadın erkek bütün halka karşıydı. Ve zenginlerle fakirler arasındaki bu uçurumu yarattılar. Üstümüzde egemenlik kursun diye bu sermaye sınıfını yarattılar. Mısır bir Amerikan sömürgesi haline geldi. İsrail ve ABD’nin egemenliği altına girdik. Ve kadın ve erkek 80 milyon insan bu ülkede hiçbir söz hakkına sahip değil.
Ve altı gündür sokaklarda insanlar, ve Mübarek’e git diyorlar. Halkın iradesine saygısı olsa, çoktan çekip gitmiş olurdu. Demokrasi budur. Demokrasi nedir? Halkın iradesine saygı. Halkın kendisini yönetmesi. Gerçekten, şimdi mutluyuz.

Sınıf perspektifi olmayan halk hareketleri başarıya ulaşabilir mi? -Özgür Müftüoğlu

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde dikta rejimlerine karşı halk isyanları dalga dalga yayılmaktadır. Halkın isyan ettiği dikta rejimlerinin iki ortak yönü vardır. Bunlardan birincisi yarattıkları baskı rejimi sayesinde küreselleşme sürecinin gerekleri doğrultusunda ülkelerini ucuz emek alanlarına dönüştüren politikaları uygulamaya koymalarıdır. İkincisi ise yine yarattıkları baskı sayesinde halklarının sesini kesip, küresel kapitalizmin ve elbette bunun merkezi olan ABD’nin bölgedeki çıkarlarının bekçiliğini yapmaktır. Bu ülkelerde dikta rejimlerinin başlangıcı -tıpkı bizim 12 Eylül darbesi gibi- küreselleşmenin yaygınlaşmaya başladığı 1970’li yılların ortaları ile 1980’li yılların başlarına denk gelmektedir. Dikta rejimlerinin tümü demokrasinin sözde savunuculuğunu yapan tüm merkez kapitalist ülkeler tarafından da desteklenmişlerdir.

Dikta rejimlerine yönelen halk hareketlerinde yıllarca süren baskı rejimlerinin son bulması ve daha fazla demokrasi talebi öne çıkmaktadır. Bu talebin isyana dönüşmesinin ardında en önemli etken, dikta rejimlerinin uyguladığı politikalar yani küreselleşme sürecinin derinleştirdiği yoksulluk, işsizlik ve sömürüdür. Batıya biat eden ve bölge halklarının çıkarlarına ters düşen karaktersiz dış politika uygulamaları da yine isyanın büyümesine yol önemli etkenlerden bir diğeridir.

ET PARADOKSUNA KEYFE GÖRE  ÇÖZÜMLER
Marc Bekoff
Etolog


Milyarlarca fabrika çiftliği hayvanı ve diğer hayvanların damak tadımız uğruna acı çektiğine hiç şüphe yok, bu acıların çoğu gereksiz. Şimdi ise, yeni yapılan bir çalışma sonucunda insanlar hayvan yemeye devam edebilmek için işi kılıfına nasıl uydurduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. İngiltere’de Kent Üniversitesi’nden Steve Loughnan ve çalışma arkadaşları “’et paradoksundan’ yani hayvanlara zarar vermekten hoşlanmayıp et yemekten de vazgeçemeyen ve bundan kurtulmak isteyen insanlar bunu yedikleri hayvanın acı çekme kapasitesine sahip olmadığını söyleyerek yaptığını” ortaya koydu.
Hayvanların acı çektiğini öğrendiğinde bazı insanlar et yemekten vazgeçerken büyük çoğunluk ise bunu yapmıyor, yedikleri şeyin acı ve ızdırap barındırdığını bilmelerine rağmen etlerini yemeye devam ediyorlar. Bu insanlar sanki her şey son derece normalmiş gibi tabaklarında gelmiş bulunan hissetme yeteneğine sahip canlıların ahlaki statülerini reddediyorlar. Bu çok önemli, yapılan çalışma şunu gösteriyor, “tercih ettikleri düşünme biçimiyle tercih ettikleri davranış biçimleri arasında bir çelişki ortaya çıktığı zaman insanlar önce düşüncelerinden ve ahlaki standartlarından vazgeçiyorlar- davranışlarını değiştirmeyi tercih etmiyorlar. Ancak; çoğu insanın kendini et yeme zevkinden mahrum etme konusunda isteksiz olduğu, hayvanların aslında ahlaki hakları olduğu konusunda reddetmeye eğilimli olduğu ve yemeye devam etmekten yana olduklarından kuşku duyuyoruz.”

Hizbullah ve cevap arayan sorular

 Kürt illerinde 1991 yılında işlenen faili meçhul cinayetlerle ismini duyuran Hizbullah, son tahliyelerle yeniden Türkiye'nin gündeminde. Yurtsever Kürtlerin ve bağımsız kesimlerin gözünde derin devlet bağlantılı bir oluşum olduğu, desteklendiği, teşvik edildiği ve bu şekilde hayat bularak eyleme geçtiği yönündeki yaygın kanıya rağmen, Hizbullah gerek İsa Alpsoy'un yazdığı kitapta, gerekse internet üzerinden yaptığı açıklamalarda derin devlet bağlantısını kesin bir dille reddediyor.

Sadece Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü kayıtlarında kentte 90'lı yıllarda işlenen 840'tan fazla faili meçhul cinayet yaşandığı ve diğer Kürt illeriyle birlikte bu sayının binleri bulduğu gözönüne alınırsa, 1991-2000 yılları arasında kan deryasına dönen bölgedeki cinayetleri, sebeplerini ve faillerini irdelemek lazım.

Hizbullah'ın bunda ne kadar rolü var, derin devlet bağlantısı ne derecedir, serhildanların yaşandığı bir dönemde birden neden silaha sarılarak 'kafir' diye gördüğü güce karşı değil de yurtseverlere yönelik suikast eylemlerini yaptığını araştırmak lazım.

Hizbullah yayın organlarında sık sık saldırıları kendilerinin başlatmadığını, hep savunmada kaldıklarını, işlenen cinayetlerde kendi dışında oluşturulan 'Hizbülkontra' oluşumunun parmağı olduğunu iddia etse bile, henüz açıklanmamış birçok konunun olduğu, açıklananların da yetersiz olduğu aşikar.

17 Ocak 2000 devlet operasyonu ile darbe alan ve "Rahşan Affı" ile yardım-yataklık gibi suçlardan yargılanan örgütün üye ve sempatizanlarından yaklaşık 2 bininin dışarı çıkmasıyla Hizbullah aslında legal anlamda örgütlenmesine 2004-2005 yılından itibaren yeniden başladı.

Yani Hizbullah yeniden Türkiye yada Kürtlerin gündemine girdi değil. Hizbullah 20 yıldır bilinen ancak eylemsellik olmayınca gündeme gelmeyen bir örgüt. Sivil toplum örgütleri ile basın-yayın organları ile Hizbullah 17 Ocak operasyonu sonrasında bir süre duraksama gösterse bile son yıllarda hep gündemde olan bir örgüt. Kadrolarının henüz nedeni belli olmayan bir operasyonla, hukukçular tarafından bile tartışmalı olan 'tahliyeler!' sonrasında Hizbullah'ın tekrar hayat bulduğunu, hortladığını söylemek biraz safdillik olur.

Arap devrimci ruhundan niye korkalım ki? -Slavoj Zizek (The Guardian / ANF)

Tunus ve Mısır’daki ayaklanmalarda göze çarpmaması imkansız bir şey Müslüman köktenciliğin bariz bir şekilde yokluğuydu. Halk laik demokratik geleneğin en güzel örneklerinde görüldüğü gibi, yalnızca baskıcı bir rejime, onun yolsuzluklarına ve yoksulluğa karşı ayaklandı ve özgürlük ve ekonomik umut talep etti. Batılı liberallerin, Arap ülkelerinde gerçek demokratiklik anlayışının sadece dar bir liberal elit kesimle sınırlı olduğu ve büyük kitlelerin sadece dini köktencilik, ya da milliyetçilik saikleriyle harekete geçebileceği yolundaki negatif inancının yanlış olduğu kanıtlandı.
Büyük soru ise şu: Şimdi ne olacak? Bu işin içinden siyasi olarak kim kazançlı çıkacak?

Tunus’da yeni bir geçici hükümet atandığında, İslamcıları ve daha radikal solu dışladı. Bilgiç liberallerin tepkisi: “İyi, ikisi de aynı kapıya çıkar, iki totaliteryen aşırılık” şeklinde oldu. Ama işler bu kadar basit mi? Gerçek uzun dönemli çelişki tam da İslamcılar ile sol arasında değil mi? Rejime karşı bir an için birleşmiş olsalar bile zafere yaklaştıklarında bu birliktelik parçalanır, ve genellikle ortak düşmanlarına karşı verdikleri mücadeleden çok daha ölümcül bir kavgaya dönüşür.

Mısır: Telefonun ucunda devrime bir adım daha - Çiğdem Çidamlı

Mısır´ın başkenti Kahire tarihsel bir günü, Mısır halkı gerçek bir devrimi yaşıyor. Telefonun öbür ucundaki Mısırlı sosyalist arkadaşlarımız büyük bir heyecanla böyle diyor. Rejim güçlerinin bugünkü büyük gösteri öncesinde bütün yolları kapatmasına, toplu ulaşım araçlarını faaliyet dışı bırakmasına, interneti yasaklamasına ve şu ana kadar yaklaşık 200 insanı öldürmesine karşın, bu öğleden sonra Kahire´nin merkezindeki Tahrir Meydanı´nda toplananların sayısı 2 milyonu aştı. Mısırlı sosyalist gazeteci arkadaşımız Cihan, büyük bir kargaşanın içinden, telefonun ucundan heyecanla konuşuyor, coşkusu ve kahkahası sesine yansıyor: “Burada gerçek bir devrim oluyor. Tahrir´dekilerin sayısı 2 milyonu buldu. Herkes sokakta. Bu Mısır tarihinde ilk kez tanık olduğumuz bir olay. Bütün halk ´Mübarek defol git´ diye bağırıyor”.

Farsça’nın Anti-Faşist Şairi Abdul-Kasım Lahuti - ''AYAKLANIN''

Güçlü işçileriz bizler.
Yok bir şeyimiz iki pazumuzdan başka.
Ey, iki pazumuzdan başka.
Ey rençperler, uyanın gençler ve yaşlılar, ayaklanın.
Ey, ayaklanın.
Abdul Kasım Lahuti, 1887 yılında İran’da dünyaya geldi. Gençliğinde günlük gazetelere ülkesinin ahvali üzerine yazılar yazmaya başladı. 1909 yılında yayımladığı ilk şiiri “Duymuyor musun Ey Rençper?” adını taşıyordu.

Lahuti, meşruti devrimin yenilgisinden sonra idama mahkûm oldu. Bağdat sürgününü kabul ederek idamdan kurtuldu. Fakat bir yıl sonra, 1910’da İran’a geri döndü ve emperyalizmle mücadele etmek için “İşçi Partisi”ne katıldı. 1922’de İkinci Tebriz Ayaklanmasına öncülük etti. Rıza Han’ının askerleri ayaklanmayı bastırana kadar, halk şehri 10 gün boyunca elinde tuttu. Lahuti kendisine sunulan ölüm ve sürgün seçenekleri arasından sürgünü seçti. Böylelikle, o ve yoldaşları bir kez daha sürgün edildiler.

Daha sonra Lahuti ve yoldaşları sosyalizm düşüncesiyle tanıştılar. Bundan sonraki dönemde Lahuti’nin eserleri renk değiştirdi. Özgürlükçü ve devrimci temaları işlemeyle başladı. Sosyalizmin güçlendirilmesi ve özgürlükçü düşüncelerin yayılması için çaba harcadı.
1940 yılında Sovyetler Birliğine geçmek zorunda kaldı ve Tacikistan’da yaşadı.

Arap Dünyasına yeni bir gerçeklik doğuyor -Robert Fisk

Filistin Belgeleri Balfur Deklerasyonu kadar yıkıcıdır. Filistin “Yönetimi” (ki birinin bu sözcüğü tırnak içine alması gerekiyor) tahminen 7 milyon mültecinin “dönüş hakkını,” şimdilerde İsrail olmuş olan ve Filistin’deki İngiliz mandasının ancak %10’u olan bir “devlet” için vermeye hazırdı ve hazırdır.

Bu korkunç belgeler açıklandıkça, Mısır halkı Başkan Mübarek’in düşmesini istiyor; Lübnanlılar da Hizbullah’a hizmet edecek bir başbakan atıyorlar. Arap dünyası buna benzer bir durumu daha önce görmüş değil.

Filistin Belgeleriyle başlarsak, Filistin halkının temsilcilerinin mültecilerin evlerine dönmelerinin son umudunu da yoketmeye hazır oldukları anlaşılmıştır.

Kendi temsilcilerinin kendilerine nasıl sırtlarını döndüğünü öğrendiklerinde Filistinliler, bunu nefretle karşılayacaklardır ve karşılamışlardır. Filistin Belgelerinin ışığında bu insanların kendi içindeki temsilcilerine inanması artık olanak dışıdır.

Eko-ırkçılık ve Direniş Üzerine Gelişigüzel Düşünceler


Kazi Toure

“Igniting a Revolution”  kitabından çeviridir.

Bu konu geniş ve derin bir konu ama, bazı aleni şeyleri belirtmeye çalışacağım, ne yapılması gerektiği konusunda da topu size atacağım. Bugünlerde bazı şeyleri nasıl dile getirdiğimize dikkat etmemiz gerek, çünkü gelişigüzel düşüncelerden dolayı bir takım işler çevirdiğinize dair suçlamalarla karşılaşabilirsiniz.

Senelerdir insan türünün herkesin hayatını “daha iyi” bir hale getirmek ve geliştirmek için türlü türlü şeyler icat etmeye yeteneği olduğunu biliyoruz… ya da bu retorik böyle ifade ediliyor. Ancak görünüşe göre, bu icatların büyük çoğunluğu hem bizim hem de gezegenimizin sağlığı için son derece tehlikeli.

Bitki ve sebzelere sıkılan pestisid ve herbisitlerden, inek ve tavuklardaki hormon enjeksiyonlarına, ormanlardaki erozyonlardan sularımızın kirletilmesine, küresel ısınmaya sebep olan gaz emisyonlarına dek emperyalizmle yayılan hırsın sosyal ve çevre sorunlarımızın kökünde yer aldığını biliyoruz. Ben her şeyin birbiriyle bağlantı halinde olduğunu düşünüyorum-herşeyin. Dünyanın bir yerinde olup biten şeyler dünyanın başka bir yerindeki insanları etkiliyor. Atık İdaresi ya da Dow Chemical yoksul insanların ya da başka toplulukların yaşadığı çevrelere toksik solüsyonları boşalttığı zaman o suyu içen insanlar etkilenirler. Bu ülkede en çok kirlenen alanlar ya Kızılderili/yerli yerleşim bölgelerinde, ya da yoksulları ve başka ırktan insanların yaşadığı yerlerde. En iğrenç ve artık terk edilmiş fabrikalar Yerli yerleşim bölgelerinde  ya da ekonomik olarak depresif bir halde bulunan insan topluluklarının yaşadığı yerlerde bulunur. En yıkıcı ve çevresel olarak en sorunlu yerler Mississippi ve New Orleans’ta, bu yerler son zamanlarda büyük kasırgalardan payını alan yerler- burada da ABD devletinin ırkçı ve umursamaz tavrına şahit olmuş olduk.

Yapısalcı Marksizm

Değişim Momentleri

Althusser'in Marx İçin ve Kapital’i Okumak adlı kitaplarının Paris’in hummalı politik kültürüne duhul ettiği ve yapısalcı marksizmi Saussure’cü semiyolojiye, batı marksizmine ve altmışlı yıllar boyunca tohumlanan post-marksizme ait bir dizi eğilime alternatif olarak tespit ettiği günden bugüne yaklaşık yirmi beş yıl geçti.[1]

O kısa ömründe yapısalcı marksizm, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan kuşkusuz en kapsamlı ve tartışmalı, ancak bir o kadar da güçlü bir teorik projeye dönüştü. Althusser'in, sonrasında dostlarının ve öğrencilerinin yaptığı çalışma, ayrıca ondan etkilenen felsefecilerden, sosyal bilimcilerden, edebiyat eleştirmenlerinden ve politik eylemcilerden oluşan heterojen bir grubun ortaya koyduğu çabalar, insanî kültürlerden teorik sorunlara kadar geniş bir alana yayılan bilgiye ait muazzam bir hacim oluşturdu.

Onlarca yıl geçtikten sonra yapısalcı marksizm, bazen verimli bazen de hasmane polemiklere konu oldu. Çatışma yaşadığı en göze çarpan isimler ve ilgili düşünsel alanlar şu şekilde sıralanabilir: Derrida’nın fenomenolojik postyapısalcılığı, Annales Okulu’nun yapısalcı-işlevselci tarihsiciliği, Deleuze ve Foucault’nun Nietzsche’ci postmodernizmi, Lacan’ın Saussure’cü psikoanalizi, Habermas’ın evrensel pragmatizmi ve E. P. Thompson’ın hümanist tarihsiciliği.[2]