-JACK LONDON-

          17 kitabı Cem Yayınları'nca yeniden basılan Amerikalı romancı Jack London, eserlerinde Nietzsche'yi, Darwin'i ve sosyalist hareketleri tartışan, bugün düşündüğümüzden çok daha girift bir yazardı

          Eğer Jack London yaşamamış olsaydı birinin onu icat etmesi gerekecekti. Batı kültürlerinde gerçekleşen yoğun bir tartışma, London’ın 40 yıllık yaşantısının tam ortasından geçiyordu. Bir yandan Darwin’in biyolojik söylemini oluşturduğu ‘hayatta kalış’ felsefesi Avrupa’da gittikçe yayılıyordu. Bir yandan da Nietzsche’nin Übermensch (Üstüninsan) ve ‘efendi-köle ahlakı’ kavramı çerçevesinde ilerleyen siyasi bir tartışma vardı. Ve bunlarla bağlantılı olarak gelişen, Avrupa’nın geleceğini ‘dejenerasyon-sağlık’ karşıtlığı içinde anlamaya çalışan politik bir söylem... Elbette bu tartışmalar arasında 20. yüzyıl sosyalizminin temelleri de atılıyordu.

Boykota karşı -V.I. Lenin

Sosyalistlerin bir bölümü 12 Eylül 2010 referandumuna ilişkin biricik devrimci politikanın ‘Boykot’ olduğunu savunuyor, ‘Boykot’ tavrını benimsemeyenleri ‘düzen içilikle’ suçluyor. Bu tavra ilişkin gerekçelendirmelerde, ‘Boykot’çular açısından zamanın ve mekanın ya da bir başka deyişle diyalektik metodun pek bir öneminin bulunmadığı, adeta her zamana ve her mekana uyan bir ‘devrimci şablon’ bulduklarını zannettikleri görülüyor.

Bu açıdan, Lenin’in, boykot tavrını farklı dönemlerde başarılı biçimde uygulamış olan Bolşeviklerin Rus devrimi deneyimleri ışığında yazdığı Boykota Karşı makalesini yeniden çevirerek okura sunmayı anlamlı bulduk. Aşağıda makalenin I., II. ve III. bölümleri yer almaktadır. Geri kalan dört bölüm de önümüzdeki günlerde yayınlanacaktır. Sendika.Org

Ermenileri vuran sistem Kürtleri de vurdu´

Sürgün edilen Ermeniler´in mallarına devlet tarafından el konulması yani ´Emvali Metruke´ yazar Nevzat Onaran´ın yazdığı ´Emvali Metruke Olayı-Osmanlı´da ve Cumhuriyette Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi´ kitabında yeniden gündeme getirildi.

TBMM tutanaklarından yola çıkan Onaran, 1915 soykırımı ve sonrasında malların el değiştirilmesini yazdığı kitapta, Ermeniler'in mallarına el konulmasını 'Mülkiyetin Türkleştirilmesi' politikasının bir parçası olarak değerlendirdi. Bu politikanın 1915'le sona ermediğine işaret ediyor Onaran. 1970'lerde Aleviler'e uygulanan katliam, günümüzde devam eden düşük yoğunluklu savaş da 'Mülkiyetin Türkleştirilmesinin bir parçası.'
Onaran, TBMM tutanaklarında yola çıkıp Ermeniler'in mallarına el konulma sürecini şöyle anlatıyor:

VAHŞETİN ÇAĞRISI- JACK LONDON

Çağrının Sesi

Buck, John Thornton için beş dakika içinde bin altı yüz dolar kazanınca, sahibinin bazı borçlarını ödemesini ve ortaklarıyla beraber, hikâyesi en az ülkenin kendisi kadar eski olan efsanevi kayıp madeni bulmak üzere Doğu'ya doğru yola çıkmasını da mümkün kılmıştı. Orayı pek çok adam aramıştı, ama pek azı bulabilmişti; gidip de dönemeyenlerin sayısı ise bir hayli fazlaydı. Bu kayıp maden trajediye bulanmış, gizemle örtülmüştü, ilk gideni kimse bilmiyordu. En eski rivayet bile ona ulaşamıyordu. En başından beri orada eski ve derme çatma bir kulübe vardı. Birçok adam ölürken bu kulübenin ve yerini belirlediği alanda bulunan madenin üzerine yeminler etmiş, iddialannı Kuzey'de bilinen tüm altın ayarlarından büyük külçelerle pekiştirmişlerdi.
Ama hiçbir canlı adam bu hazine evini yağmalayamamıştı ve ölüler de zaten ölüydü, işte bu nedenle John Thornton, Pete ile Hans, Buck ve yarım düzine başka köpekle birlikte, kendileri kadar becerikli adamlarla köpeklerin başaramadığını başarmak üzere Doğu'ya, bilinmeyene doğru yola çıktılar. Kızakla Yu-kon'dan yukarı yetmiş mil gittiler, sola Stewart Nehri'ne saptılar, Mayo ve McQuestion'i geçtiler ve kıtanın belkemiğini oluşturan görkemli zirvelerin arasında ip gibi dolaşan Stewart Nehri küçücük bir dere haline gelinceye kadar da bu yoldan ayrılmadılar.

Tarihte Zorun Rolü – Friedrich Engels | Bismarck’ın Kan ve Zulüm Politikası Üzerine Bir Çalışma

“Demek ki, tabanca kılıcı yener ve, zorun yalın bir irade işi olmadığını, ama kullanılması için çok gerçek önkoşullar, özellikle en yetkin olanların o kadar yetkin olmayanları altettiği aletler istediğini; ayrıca bu aletlerin üretilmesi gerektiğini, bunun da en yetkin zor araçları, kabaca söylemek gerekirse en yetkin silahlar üreticisinin, o kadar yetkin olmayanların üreticisini yendiği anlamına geldiğini, ve kısacası zorun utkusunun silah üretimine, ve silah üretiminin de genel olarak üretime, yani … “iktisadi güç”e, “iktisadi durum”a, zorun emrinde bulunan maddi araçlara dayandığını, en çocuksu belitler amatörü bile kuşkusuz düşünecektir.
Zor, bugün ordu ve donanma demektir, ve her ikisi de, hepimizin zararını çekerek bildiğimiz gibi, “tuzluya oturur”. Ama zor, para yapamaz, olsa olsa, daha önce para yapmış bulunan kişiyi soyup soğana çevirebilir; ve gene Fransa’nın milyonlarından zararını çekerek öğrendiğimiz gibi, bu da pek bir işe yaramaz. Demek ki, paranın, sonunda, iktisadi üretim yolu ile sağlanmış olması gerekir; demek ki, zor, bir kez daha, kendisine silahlanma ve aletlerini koruma araçlarını sağlayan iktisadi durum tarafından belirlenir. Ama bu yetmez. İktisadi önkoşullara hiçbir şey ordu ve donanmadan daha çok bağlı değildir. Silahlanma, bileşim, örgütlenme, taktik ve strateji, her şeyden önce, üretim ve ulaştırma olanakları tarafından, her durumda ulaşılmış bulunan düzeye bağlıdır. Bu konuda bir alt üst etme etkisi yapan şey, dehâ sahibi büyük komutanların “özgür zekâ yaratıları” değil, daha iyi silahların türetimi ve insan öğesinin, yani askerin değişmesidir; dehâ sahibi büyük komutanların etkisi, en iyi durumda, savaş yöntemini, silahlara ve yeni savaşçılara uyarlamakla sınırlanır…

ANARŞİ VE CİNSİYET SORUNU/EMMA GOLDMAN

Kuvveti ve kasları solgun, çelimsiz zengin bebeler tarafından oldukça beğen...ilen, ancak emeği açlık kurdunu kapısından uzak tutmaya ancak yeten işçi sınıfı erkekleri, onlara sabahtan akşama kadar kölelik yapmak ve harcamaları düşük tutmak üzere her türlü çabayı sarf etmek zorunda kalan eşlere veya ev-hizmetçilerine sahip olmak için evlenirler yanlızca.
[Kadının] kocasının acınacak ücretinin ikisinin de yaşamını sürdürmesini sağlamak için devamlı çaba sarfetmekten sinirleri o kadar gerilir ki, giderek asabi hale gelir ve --yazık ki kısa zamanda umut ve planlarının kül olup uçtuğu sonucuna ulaşacak ve evliliğin gerçekten de başarısız olduğunu düşünmeye başlayacak olan-- lordunun ve efendisinin sevgi talebini yerine getirmekte artık başarılı olamaz.

ZİNCİRLER GİDEREK AĞIRLAŞIR
Harcamalar azalmak yerine çoğaldıkça, evliliğinde çok az kuvveti olan, benzer şekilde kendini ihanete uğramış hisseden eş bu kuvvetinin tümünü de yitirir, ve devamlı açlık sıkıntısı ve korkusu, güzelliğini evliliğinin ardından kısa zaman içinde tüketir. Giderek ümitsizleşir, ev işlerini ihmal etmeye başlar; ve kendisiyle kocası arasında, onlara yaşamlarındaki keder ve yoksullukları göğüsleme kuvveti verecek hiçbir sevgi ve sempati bağı da olmadığı için, birbirlerine daha da sıkıca kenetlenmek yerine birbirlerine giderek daha fazla yabancılaşırlar ve hatalarına karşı giderek daha tahammülsüz olurlar.
Milyonerlerin yaptığı gibi klübe gidemeyen erkek meyhaneye gider, ve kederini bira veya viski bardaklarında boğmaya çalışır. İhmal edilişini bir sevgilinin kollarında unutmaya çalışamayacak kadar onurlu ve herhangi bir meşru eğlence ve uğraştan faydalanmak için fazlasıyla yoksul olan erkeğin kederinin talihsiz ortağı ise, ev diye adlandırdığı sefil ve derme çatma yerin içine sıkışıp kalır, ve kendini bu zavallı adamın eşi yapan ahmaklığa kötü kötü lanet eder.Ancak onların birbirlerinden ayrılmalarının hiçbir yolu yoktur.

"Hoş geldin Ya Şehr-i Kapitalizm" Ece Temelkuran

.“ALO?”
“Buyrun”
“Ec’anım TRT’den arıyoruz biz.”
“Buyrun?”
“Ramazan akşamları iftar saatinde yayınlanmak üzere beşer dakikalık spot programlar çekiyoruz. Acaba sizinle de bir ramazan programı çekebilir miyiz?”
“...”
“Ec’anım?!”
“Dalga mı geçiyorsunuz?”
“Yoo... Son derece ciddiyiz.”
“Şaka filan mı bu?”
“Yo, gerçekten değil.”
“...”
“...”

Karşılıklı kahkahalar arasında randevulaşma...

Referandumda Cemaatler Ne Diyecek?

Türkiye’deki cemaatler referandumda nasıl oy kullanacak? İşte evet ve hayırcılar...
Newsweek Türkiye’den Adem Demir, Türkiye’deki cemaatlerin referandumda muhtemel eğilimlerini değerlendirdi.

Anayasa değişikliklerinin oylanacağı 12 Eylül referandumu için geri sayım sürerken, bugüne kadar birçok kişi ve kurum oylarının rengini açıkladı. Ama dini grupların sessizliği dikkat çekiyor. Nurcular’ın en güçlü kolu olan Gülen Hareketi’nin lideri Fethullah Gülen, “İmkân olsa mezardakileri kaldırıp ‘Evet’ oyu kullandırmak lazım” diyerek tercihini belli etmişti.
Peki diğerlerinin oylarının rengi ne olacak? Newsweek Türkiye’nin son sayısında Adem Demir, bu konuyu ele aldı…

JOHN FANTE

"Bukowski'nin minnet borçlu olduğu şahıs"
John Fante, Bukowski'nin edepli hali gibidir aslında...


John Fante, Bukowski'nin en sevdiği adamdır. Bukowski'yi keşfeden, sonrasında da Bukowski'nin O'nu keşfettiği adam. Özellikle hayatının son yıllarını pek iyi geçirmemiştir Fante. Şeker hastalığı yüzünden gözleri gitgide karanlığa alıştığında ve iki bacağı da kesildiği zaman karısı ve Buk yanında olmuştur.

İlk kez "Toza Sor" ile keşfettim O'nu. Sonra da diğer kitapları çıktıkça aldım okudum, aynen Bukowski'de olduğu gibi. Bu konuda hiç eksiğim yok. Okudukça mutlu oldum, her defasında da "bir tek ben değilmişim be" diyip durdum.
Kitaplar Parantez Yayınları'ndan çıktı ve kitapları tercüme eden elbetteki Avi Pardo.
"Toza Sor" dışında okuduğum diğer John Fante kitapları :
- Hayat Dolu
- Üzümün Kardeşliği
- Bunker Tepesi Düşleri
- Gençliğin Şarabı
- Bahara Kadar Bekle, Bandini
- 1933 Berbat Bir Yıldı
- Roma'nın Batısı
- Los Angeles Yolu
- Büyük Açlık

İnsanlar bana hep "eyvallah siteyi yapmışsın, üstelik Bukowski ile beraber Fante'ye de adadığını söylüyorsun, iyi ama neden Fante yok?" diyip duruyorlar. Herkese tek tek cevap veriyorum. En sonunda bir şeyler yazmaya karar verdim. Yani yok, çünkü o adamı kalbimden başka nereye yerleştireceğimi, içimdekileri nasıl anlatacağımı bilemedim.

17 agustos deprem belgeseli- Can Dündar

17 Agustos 1999… 17 Agustos Golcuk depremiyle ilgili bir belgesel…
UNUTMAK FELAKETTİR...

Caz (Jazz) Tarihi

Caz (Jazz) müziği her ne kadar 1880' lerde New Orleans'ta gelişmeye başladıysa da aslen kökeni Afrika' dır. Sömürgenin yaygın olduğu dönemlerde Amerika'ya getirilen siyahlar buraya kendi kültürel müziklerini de getirmişlerdir. Burada köle olarak çalışırken tarlalarda söyledikleri şarkılar cazın temeli olmuş ve 1920'lerin başında New York, Los Angeles ve Chicago'da yapılan kayıtlarla son şeklini aldı. O zamanlar birçok değişik akım cazın ortaya çıkışında yol gösterici olmuştur. Bunlardan biri melodilerin ve akorların eşliğinde simgesel olarak özgürlüğe kavuşma çabalarıydı. Bu akım bugün doğaçlama olarak tanımladığımız olaya liderlik etmiştir. Bir diğeri ise, siyahi Amerikalıların yarattığı blues ve ragtime gibi müzik türleriydi. Caz müziğinin neden ve nasıl Amerika'da ortaya çıktığını ve bu kadar farklı türde müziğin nasıl biraraya geldiğini anlayabilmek için, Afrikalıların kölelik Amerika'sındaki yaşamlarına göz atmamız gerekir. Afrikalı köleler Amerika'ya getirildikleri zaman yanlarına müzik aletlerini almalarına izin verilmemişti. Ama onlar müzikal zevklerini ve geleneklerini yanlarına almışlardı. Afrikalıların yüzyıllar önce yaptığı bu hareket, Avrupa müziğinin neden Afrika kökenli Amerikalılar tarafından çalındığında daha farklı duyulduğunu biraz da olsa anlamamıza yardımcı olabilir. Örneğin bazı köleler Avrupa kökenli kilise müziklerini, yöresel müzikleri ve dans müziklerini kendi müzik zevk ve geleneklerine uyacak şekilde değiştirdiler. Onların çocukları da atalarının müzikteki bu davalarının peşinden gittiler. Böylelikle bu müziksel tercih nesilden nesile devam etti.

Sömürü ve onur/Ahmet İnsel

Kapitalist sistemde sömürü iki biçimde gerçekleşir. Birincisi, kapitalizme özgüdür. Sermaye ve emek arasındaki yapısal eşitsizlikten kaynaklanır. Sermaye birikiminin esas kaynağıdır. İşverenin, ücretli olarak istihdam edilenlere ‘hakkı olan’ ücreti verip, onlardan bu ücretin çok daha üzerinde bir değer elde etmesiyle ortaya çıkar. Hak edilen ücret, yasalar, emeğin niteliği ve emek piyasasının durumuyla belirlenmiş olan ücrettir. Bu sömürü kapitalist sisteme içkindir.

Bireysel davranışlarla ortadan kalkmaz.

Bir de, ücretliye hak ettiğini vermeyerek yapılan sömürü vardır. Alması gereken ücreti vermeden işçiyi kapı dışına koymak gibi vahşi yöntemler bunun uç noktasıdır. Daha medeni görünümlü olanı, asgari ücretin altında saat ücreti ödemektir. Yasal çalışma süresinden daha çok çalıştırıp fazla mesai ödememektir. Sosyal güvenlikten, iş güvenliğinden, iş güvencesinden, toplu sözleşme hakkından, sendikal korumadan yoksun çalıştırmaktır... Aslında ücretini ödememek gibi vahşi ama işveren açısından genellikle ahlaki bir sorun yaratmayan kayıt dışı istihdam bu ikinci sömürü yönteminin aracıdır.