Fidel Castro: İmparatorluğun sürdürülemez durumu

Havana, 20 Mayıs 2011 (Prensa Latina) Küba Devrimi lideri Fidel Castro'nun son yazısını okuyucularımızla paylaşmaktan gurur duyarız.
Yoldaş Fidel'in Düşünceleri
İmparatorluğun sürdürülemez durumu
Kimse imparatorluğun insanoğlunu felaketten kurtaracağını garanti edemez.
Bilindiği gibi varlığını sürdürmekte olan insanoğlu olarak adlandırılan türümüz yaşadığı her türlü kötü koşula rağmen iyimser olabilme hakkına sahiptir. Ahlâki açıdan bakıldığında aksi mümkün olamaz. Yaklaşık 20 yıl öncesini hatırladığımda soyu tehlikede olan bir canlı türü bulunuyordu gezegenimizde; insanoğlu.
Herhalde aralarında imparatorluğun seçkin yöneticilerinin; baba Bush ve ekibinin yanısıra imparatorluğun çanak yalayıcılarının başta Alman Helmut Kohl olan burjuvazinin liderlerine bu gerçeğin anlatılması ne kadar olanaksızsa bugün de durum o zamankinden daha kötü seviyededir.
Bugün öğle saatlerinde 12:15 sularından televizyonu açtım, Barack Obama'nın dış politikayla ilgili görüşlerini açıklayacağı bana iletilmişti. Her kelimesini altında yatan gizli anlamları düşünerek dikkatle dinledim.
Her gün yüzlerce kez gördüğümüz ve dinlediğimiz haberlerde şu anda bahsettiklerine dair neden bir haber veya bilgi yok bilemiyorum. Obama'nın konuşmasını yazan yalancı aptallara söylemek istediğim çok şey var, dünyada olup biten her şeyi okuyor, dinliyor ve görüyoruz. Ancak benim aklımda başka bir soru var. Acaba bir kaç on yıl önce Harvard'da bir öğrenci olan Obama, bugün imparatorluk tarafından işlenen cinayetleri, insansız uçaklarla yapılan katliamları, insanlar hakkında ölüm kararı verebilen bir Obama'yı başkan olarak görse ne yapardı?

El Empleo / The Employment - İZLE

İşte karşımızda çağdaş prometelerden biri; Santiago Grosso. El Empleo(İstihdam) filmini izlerken aklıma şunlar geldi: Kapitalist sistemin 'teknoloji ve uygarlık' adı altında süsleyip paketlediği ve insanlığa sunduğu modern kölelik olgusu, günümüz dünyasında amacına hızla ulaşmakta. Bireyin hiçleşmesi ve bu hiçleşen bireyin endüstriyel doktrinde makinenin sahibi olması gerekirken kölesi olması; kapitalist argümanın olmazsa olmazlarından. Birey hiçleşme ve köleleşme ritüellerinin ardından sisteme farkettirmeden entegre edilir. Makinenin dişlisi, çarkı, etiketi, motoru olur ama asla makinenin sahibi yada emredeni olamaz. Çünkü salt amaç makinenin bireye getireceği kolaylıklar yada bireyin makine üzerindeki tahakkümü değil; makine ve teknoloji kamuflajıyla bireyi sistemin bir parçası haline getirmek ve işleyen düzene baş kaldırmayan sözümona uysal koyunlar yaratmak.
Kısa film olmasına rağmen içindeki zenginliği takdir etmemek elde değil. Algısını ve paradigmasını yitirip endüstriyel hiyerarşinin edilgen ve pasif dişlilerinden olan insanların trajedisini, yarattığı abdürdistan üzerinden hicvediyor Grosso. Sehpalaşan kadınlar, trafik ışıklığına bürünen adamlar ve en sonunda patronuna paspas olan birey. Kapitalizmin vahşi ve bireye değer vermeyen politikasının altı bu kadar güzel çizilemezdi sanırım. Kendisine kocaman bir alkış gönderip; bu değerli filmi 5 dakikanızı ayırıp izlemenizi sâlık veririm.*

“Can Veririm, Kan Dökerim”: Ders Kitaplarında Militarizm [1]

Ordu-Millet Miti ve Özcü Askeri Kimlik Kurgusu:
 “Türkler, en eski dönemlerinden beri askerliğe büyük önem vermişlerdir. Ordu, devletin en temel teşkilâtlarından biri olmuştur. (...) Türkler, yerleşik hayata geçip çeşitli mesleklerle uğraşmalarına rağmen, eski Türklerdeki ordu-millet bilincini her zaman korumuşlardır.” (Çetin, Kutluay ve Avlar, 2006: 80)
 “Tarihte bilinen ilk düzenli ordulardan birisi Türk ordusudur. Türklerin ismi, tarih boyunca “asker” kelimesiyle bir arada kullanılmıştır. Bu yüzdendir ki, ‘Her Türk asker doğar!’ halkımız ve diğer milletlerce yerleşmiş bir cümle hâline gelmiştir. (...) Türkler tarih boyunca “ordu-millet” geleneğini sürdürerek yaşamışlardır. Bu geleneğe göre çocuklar küçük yaştan itibaren askerliğe hazırlanır. Türk devletlerinde her Türk savaşa hazır durumdadır. (...) Bu gelenek Türk sporları okçuluk, cirit, güreş gibi sporlarla desteklenmiştir. Günümüz Türk ordusu da bu geleneğin bir devamı niteliğinde çalışmalarını sürdürmektedir.” (Kolukısa, Tokcan ve Akbaba, 2006a: 70)
İlköğretim ve lise ders kitapları, 16.000 yıllık bir geçmişi olduğu savunulan (Komisyon, 2007: 69) Türklerin tarih boyunca bir “ordu-millet” olduklarına dair -yukarıdakilere benzer- önermelerle doludur. 1930’larda Türk Tarih Tezi ile birlikte resmi ideoloji haline gelen ordu-millet miti (bkz. Altınay ve Bora 2002, Altınay 2004), 2000’lerde ders kitaplarının temeltaşlarından birini oluşturmakta, öğrenciden  Türk dendiği anda “ordu-millet” bağlantısı kurması ve bu “bilinci” devam ettirmesi beklenmektedir.
Ordu-Milletin Erkekleri ve Kadınları:
Zorunlu askerliği tartışılamaz kılan bir diğer etken, bu pratiği çerçeveleyen toplumsal cinsiyet anlayışıdır. Ordu-millet miti, askerlik-erkeklik-devlet arasında  güçlü bağlar kurar ve askerlik üzerinden “hegemonik erkekliği” tanımlar. Burada iki süreç birlikte işler: bir yandan birinci sınıf vatandaşlık erilleştirilirken bir yandan da askerlik “adam olma” yolunda bir ilk adım, hatta erkekliğin olmazsa olmaz koşutu haline gelir. Aşağıdaki alıntıların da gösterdiği gibi erkeklere verilen mesaj son derece nettir:
“Askerlik, her Türk erkeğinin belli bir dönem içinde yapmak zorunda olduğu kutsal bir görevdir. Kahramanlık ve cesaret, Türk ordusunun en başta gelen özellikleridir.” (Aydın, Çakmak ve Genç, 2007: 194)
“Her Türk ailesi, oğlunun günün birinde asker olmasını ve vatan borcunu ödemesini ister. Bu onlar için en büyük gurur kaynağıdır.” (Kolukısa, Tokcan ve Akbaba, 2006a: 70)

Muhalif sitelere siber saldırı!

İktidara muhalif internet sitelerine yönelik olarak 'kimliği belirsiz' kişi veya gruplarca gerçekleştirilen siber saldırılarda artış yaşanıyor.

Muhalif internet haber sitelerine yönelik saldırılar sistematik bir hal aldı. Özellikle 22 Ağustos'ta yürürlüğe girecek sansür yönetmeliğine karşı on binlerin katılımıyla gerçekleşen protesto yürüyüşünden hemen sonra BirGün, sendika.org ve Bianet siteleri geçici süreyle hizmet veremedi.
Binate saldırıyla ilgili olarak suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.
Önceki gün en az 200 farklı IP üzerinden yürütülen ve ‘zombi atak’ adı verilen saldırılardan sonra neredeyse kullanılamaz hale gelen BirGün Gazetesi’nin internet portalı Birgun.net teknik servisin yoğun çabaları sonucunda yeniden kullanılabilir hale geldi.

Devrimcilerle yüzleşmek


GÜLŞEN İŞERİ/BİRGÜN
Yol arkadaşları anlatıyor Kaypakkaya'yı. Neden üzerine bir perde çekildiğini, yok sayıldığını... Ama daha çok bir ülkenin işkence ile yüzleşme savaşını anlatıyor.

EMRAH CİLASUN: Çocukken de yolun düz olanını değil, çakıllı, taşlı olanını tercih ederdi

Bundan tam 38 yıl önceydi... İşkenceyle öldürülüp babasına parça parça verilmişti İbrahim Kaypakkaya. Babası Ali Kaypakkaya onu görme umuduyla gitmiş Diyarbakır’a ancak oğlunun parçalanmış bedenini verdiler.   “...Ordan bi hamal tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ‘Ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.” Emrah Cilasun’nun 'Kırmızı Gül Buz İçinde’ belgeselinde oğlunu alışını böyle anlatıyordu.

Belgesele ne zaman baksam ve bu hikâyeleri dinlesem eski bir yaranın içimde dolaştığını hissederim. 80 kuşağı olarak elbette İbrahim Kaypakkaya’yı tanıma/görme şansına nail olamadık ama onun adı bizim evin içinde de sık sık dillendirilirdi. Mahirler, Denizler, İbolar üçgeninde her solcu ailenin çocuğu gibi dolaştım. Tüm bunların bedelini belki de 20’li yaşlarda ayağımın ucuna iliştirilen krem rengi bir torbada en sevdiğinin parçalanmış eşyalarını almak oldu… Ali Kaypakkaya oğlunu nasıl aldığını anlattığında, ben de hep Ankara Adalet Sarayı’nda ayaklarımın ucuna iliştirilen krem rengi torbayı anımsayıp acısını iliklerime kadar hissettim.

Ser verip sır vermeyen komünist önder İbrahim Kaypakkaya

         1949 yılında Çorum'da doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na girdi. Burayı bitirdikten sonra istanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na başladı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi-Fizik Bölümü öğrencisi olan Kaypakkaya, sol düşüncelerle burada tanıştı. Mart 1968'de Çapa Fikir Kulübü'nün kurucuları arasında yer aldı. Çapa Fikir Kulübü'nün başkanı olan Kaypakkaya, 6. Filo'ya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle Kasım 1968'de okuldan atıldı.
FKF ve TİP içinde ortaya çıkan ayrışmada MDD kesiminde yer aldı. İşçi-Köylü gazetesinin istanbul'daki bürosunda çalışan Kaypakkaya, Aydınlık ve Türk Solu dergilerine yazılar yazdı. Aydınlık içinde meydana gelen ayrışmada D. Perinçek'in başını çektiği PDA saflarında yer aldı. 1972 yılına kadar PDA (TİİKP) saflarında çalıştı ve DABK üyesi olarak görev yaptı. Bu tarihte PDA oportünistleriyle yolları ayrıldı.
D. Perinçek ve çevresinin revizyonist ve oportünist olduklarını söyleyen Kaypakkaya, ayrılık sonrasında TKP/ML-TİKKO'yu kurdu.
 TKP/ML faaliyetlerinin yoğunlaştırıldığı Dersim bölgesinde mücadele ederken, 24 Ocak 1973'de Vartinik mezrasında oligarşinin resmi zor güçleri tarafından sarıldı. Çatışma sırasında Ali Haydar Yıldız şehit düşerken, Kaypakkaya yaralı olarak çatışma alanından uzaklaştı. Ancak beş gün sonra kendisinin kaldığı köydeki bir öğretmenin ihbarıyla yakalandı. Dört ay süren işkencelerde hiçbir şeyi kabul etmedi ve bu işkenceler sonucu 18 Mayıs 1973'de yaşamını yitirdi.
Onun işkencedeki kararlı tutumu tüm devrimciler için bir örnek olmuştur.

Kaypakkaya'nın onuruna devrimci mücadelesine ve kararlılığına yakılmış türküleri dinlemek ve İbrahim Kaypakkaya belgeselini izlemek için...

Koma Hivron - DİNLE

           Koma Hîvron 2000′li yılların başında Batman’da müzikle uğraşmaya başladı. Bir süre sonra konserler veren grup yörede tanındı. 2007 yılında 9 şarkının söz ve müziği gruba ait olan toplam 11 şarkıdan oluşan ilk albümünü çıkardı. ilk olarak Rojda’dan duyduğumuz “Xeriba beyani” adlı anomin şarkıyı grup üyelerinden Nusret, annesinin yardımıyla gün ışığına çıkarttı.
            Kürt müziğini, Batı müziğinin farklı tarzlarıyla sentezleyip kendilerine özgün bir tarz oluşturmaya çalıştıklarını belirten grup üyeleri Nusret ve Kudbettin; Acıyı-tatlıyı, sevinci-hüznü, güzeli-çirkini, sevgiyi-nefreti kısacası insanı insan yapan bütün her şeyi içinde barındıran iç dünyamızdan beslenerek müzik yaptıklarını belirtiyor. Koma Hîvron, Batman’da kürtçe müzik çalışmalarını sürdürüyor.
           “Dinlediğimiz müzikte kendimizi kesinlikle sınırlandırmıyoruz. Dinlediğimiz her müziğin bize bir zenginlik kazandıracağına inanıyoruz. Nasıl ki bir yazar farklı kişileri okuyarak yazın ruhunu zenginleştiriyorsa, aynı şekilde bir müzisyen de müzik ruhunu değişik müzikleri dinleyerek zenginleştirir. Bunun için ‘Dünya Modern Çağ Müziği’nin bütün tarzlarının yanında milletlerin etnik müziklerini tanıyıp dinliyoruz. Ayrıca Kürt müziğinde de dengbêj müziği ile beraber herkesi dinliyoruz.”
          Hivron grup olarak ayrıldı. Nisret İMİR Hîvron adıyla yoluna tek başına devam ediyor.Aslen Cizreli olup aynı zamanda Silvanda Zembilfroş Kültür Merkezi'nde gitar hocalığı da yapıyor.

Çoğunluk - İZLE

2010, 110’
Yönetmen: Seren Yüce
Senaryo: Seren Yüce
Yapımcı: Önder Çakar / Selin Demirci
Oyuncular: Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen, Esme Madra, Nihal Koldaş, Erkan Can, Feridun Koç, Mehmet Ünal, Cem Zeynel Kılıç, İlhan Hacıhafızoğlu
Müzik: Gökçe Akçelik
Görüntü Yönetmeni: Barış Özbiçer
Kurgu: Mary Stephen
Filmografi
2010 Çoğunluk (Senarist - Yönetmen)
2008 Pandoranın Kutusu (Yardımcı Yönetmen)
2007 Yaşamın Kıyısında (Yardımcı Yönetmen)
2005 Takva (Yönetmen Yardımcısı)
Özet
Mertkan’ın hayatı basittir: babasının inşaatlarının getir götür işlerine bakar, arkadaşlarla alışveriş merkezlerinde sağı solu keser, arabayla turlar. Bu basitliğe bir anlam bulmak için pek de hevesli değildir. Ne zaman ki Gül ile tanışır, boşluğu ve basitliği değerlendirmek için bir fırsat çıkar karşısına. Ancak babası Gül’ün kökenleri konusunda şüphecidir. Hayatta ayrımcılıkla karşılaştığı ilk anda ona teslim olan Mertkan, çoğunluğa uyar, babasının kendisi için çizdiği yolda hayatına bir anlam bulur. İyi seyirler diliyoruz...

'Laz Dili Enstitüsü' kuruluyor

Laz aydınları, asimilasyon politikaları sonucu yok olmakla yüz yüze kalan anadillerini gelecek kuşaklara aktarmak için Laz Dili Enstitüsü (Lazuri Nenaşi Oçkinale) kurma çalışmalarını başlattı.

Hidroelektrik Santral (HES) ve Nükleer Santral yapmak isteyen şirketlerin yaşam alanlarını talan etmesine karşı kararlı bir şekilde mücadele eden Karadeniz halklarından biri olan Lazlar, yüz yıllardan beri konuştukları, ancak devletin asimilasyon politikaları nedeni ile unutmaya yüz tuttukları Lazca için kolları sıvadı. Laz Kolektif Hareketi Girişimi üyeleri avukat Ahmet Hulusi Kırım, mali müşavir Erkan Temel ve yazar-araştırmacı Ali İhsan Aksamaz'ın çağrısı ile bir araya gelen onlarca Laz aydını ve aktivisti, Laz Dili Enstitüsü kurulması için çalışmalar başlattı. Enstitü kuruluşu önümüzdeki günlerde resmi olarak kamuoyuna deklere edilecek.

1992'den 2011'e uzanan kararlı bir yolculuk
Laz Dili Enstitüsü kurma fikri ilk olarak 1992 yılında avukat Ahmet Hulusi Kırım tarafından deklare edildi. Ancak bu fikir dönemin baskıcı zihniyetinin engellemeleri nedeni ile hayata geçmedi. Kırım'ın bu isteği Laz Kolektif Hareketi Girişimi üyelerinin çabasıyla hayat bulacak. Kırım ile fikirsel olarak ortaklaşan Laz Kolektif Hareketi Girişimi üyesi Erkan Temel, Kendilerini enstitü kurmaya iten nedenleri ve kuruluş çalışmalarını anlatarak, Laz Dili Enstitüsü (Lazuri Nenaşi Oçkinale)'nün hedeflerinden birinin halk olma bilinciyle Lazcayı ve Laz kültürünü koruyarak geleceğe taşımak olduğunu vurguladı.

Vicdani Ret Nedir? - İZLE

Tanım
Vicdani ret; dini, ahlaki ya da politik gerekçelere dayalı olarak "zorunlu askerlik hizmeti"ni reddetme durumudur. Eğer kişi, alternatif sivil hizmeti de reddediyorsa o bir "total redci"dir.

Tarihçe
Vicdani ret, esas olarak, bireyin savaşa karşı geliştirdiği bir tavır olarak, savaşlar kadar eski bir tarihe de sahiptir. "Dünyanın ilk bilinen vicdani retçisi Maximilian'dır. Kuzey Afrika da Numidiya ülkesinden 21 yaşında bir genç, Roma ordusuna çağırıldığında, inatla askeri servise katılmayı reddetti ve Romalılar tarafından idam edildi."
Tarihin bilinen bu ilk örneğinde de olduğu gibi karşı çıkışların ilk gerekçesi, genel olarak, dinlerdeki "insan yaşamını sona erdirmenin kötü olduğu'' inancına dayanmıştır. Askerlik yemininde "imparator devletin başıdır" şeklindeki ifadeden dolayı Yahudiler Roma ordularında asker olmayı reddettiler. Bu nedenle de Roma, onları askerlikten muaf tutmuştur. Ancak bütün bunlara ve hatta tanrının "öldürmeyiniz" emrine rağmen Yahudilik de aynı İslamiyet gibi, pasif bir geleneğe sahip olmamıştır. Budizm de savaşa karşıdır ve güce karşı hiç bir direnme de göstermediği halde, vicdani reddin kökleri esas olarak Hristiyan pasifizmine dayanır. İlk Hristiyanlar Roma ordusunda yeralmışsa da çoğu savaşı reddetmiştir.

Bandista / Daima - DİNLE

De Te Fabula Narratur'u, manifesto albümümüzü yayınlamamızın üzerinden tam iki yıl geçti. Özgürlük, eşitlik, dayanışma, adalet çağrı ve mücadelesinin içinde yer alma inadımız sürüyor. Güvencesiz çalışma koşulları ve sömürü devam ediyor, kapitalist saldırganlık had safhada, eğitim ve sağlık paraya havale edilmiş, yaşamımız satılıyor, mahallelerimiz mutenalaştırılıyor, ekolojik yıkım ve nükleer felaket gündelik hayata damga vuruyor, cinsiyetçilik ve ayrımcılık liberal maskesinin altında silikleşiyor, kolektivizm unutturuluyor, faşizm yükseliyor, şiddet olağanlaşıyor, inkâr politikaları işliyor, örgütlenmenin önü kesiliyor, halklar bombalanıyor, haklar ellerden alınıyor. Lakin dostlar, yoldaşlar, öğrenciler, dereler, iklim adaleti eylemcileri, kadınlar, lgbtt'ler, mülteciler, kâğıtsızlar ve sayılamazlar direniyor. Sınırsız, ulussuz, sürgünsüz bir dünyanın içinden, mazi, gelecek ve şimdiden gelen onlarca sesi duyuyoruz, hep birlikte haykırıyoruz; vardık, varız, varolacağız! Daima!
BANDİSTA
http://tayfabandista.org/daima/# adresinden indirebilirsiniz.

HES’LER VE ÇAY TARIMI / Ahmet ATALIK*

Ulaşılabilen resmi kayıtlara göre Anadolu’da çay tarımı yapmaya esas ilk girişim II. Abdülhamit döneminde ortaya çıkmış, getirtilen çay fidan ve tohumlarıyla Bursa’da çay bahçesi kurulmaya çalışılmış ancak ekolojik koşullar nedeniyle başarılı olunamamıştır. Yine Bursa’da 1892 yılında bir teşebbüste daha bulunulmuş, ancak başarılı olunamamıştır. Halkalı Ziraat Mektebi Alisi Müdür Ali Rıza ERTEN 1917 yılında Batum ve Kafkasya’da yaptığı incelemelerde meteorolojik verilerin çok benzemesinden dolayı, dönüşünde Doğu Karadeniz Bölgemizde çay tarımı yapılabileceğine dair bir rapor hazırlamıştır.
İkliminden dolayı diğer tarım ürünlerinin pek yetiştirilemediği Rize ve civarında işsizlik en büyük sorundu ve buna çözüm aranıyordu. Bu amaçla görevlendirilen Zihni DERİN 1923 yılında geldiği Rize’de bazı meraklıların diktiği çay fidanlarının gayet güzel geliştiğini görür. Batum’a düzenlenen bir geziye katılır. Dönüşünde yanında getirdiği çay fidanı ve tohumları ile narenciye ve bazı meyve çeşitleriyle bir fidanlık kurdurur.
1924 yılında çıkarılan 407 sayılı Rize İli ve Borçka Kazasında Fındık, Portakal, Mandalina, Limon ve Çay Yetiştirilmesine Dair Kanun ile ülkemizde çay tarımı güvence altına alınmıştır. İlk çay fabrikası 1947 yılında Rize’nin Fener Mahallesi’nde kurulmuştur. 1963 yılından itibaren Türkiye, çay tüketim talebini yurtiçi üretim ile karşılayabilir duruma gelmiştir.