Mohsen Namjoo / Akh (Oy) - DİNLE

İran Halk müziği, İran Rock, Blues, Jazz türlerinde müzikler yapan 1976 doğumlu İran’ının kuzey kısmında kalan küçük bir kentte (Torbetê Cem) şehrinde doğan Mohsên Nemco (Mohsen Namjoo), Güney Horosan Kürtlerindendir.           DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ...
      İran’ın yeni kuşak müzisyen, şair ve sêtar ustalarından olan Nemco, 12 yaşında müzik eğitimine başladı. 18 yaşına kadar ünlü İranlı vokalist Nasrullah Nasîhpur’dan aldığı derslerle sürdürdüğü eğitimine 1994 yılında Tahran Üniversitesi’nin tiyatro ve müzik bölümlerine kaydolarak devam etti. Burada Ali Rıza Maşayexî ve Azîn Muvahîd gibi hocaların öğrencisi oldu. Üniversitedeyken Kürt üstad Hecî Qurbanê Sûleymanî ile tanıştı ve halk müziğini farklı formlarda okumaya başladı. Mazendaranlı Kürt müzisyen Sima Bina ile bazı derlemelerde bulundu. 1996’dan itibaren Blues ve Rock müzik tarzlarına benzer bir tarz yarattı. 2003 yılında Tahran’da kendi şarkılarını kayıt altına almaya başladı. İlk albümü Toranj 2007 yılının eylül ayında çıktı ve müzik çevrelerinde büyük yankı uyandırdı.
(Şimdiye kadar 5 albüm çıkardı)
          Kürt şair Baba Tahir, Hafız, Mewlana ve Attar’ın şiirlerine yaptığı bestelerle oluşturduğu bu albüm Nemco’nun sesi ve kompozisyonlarının farklılığıyla dikkatleri çekmeyi başardı. Halen Hollanda, ABD ve İran’da yaşamını sürdüren Nemco, birçok film için müzik yaptı. Kürtçe dışında Farsça, Arapça, Urduca, Talişça, Gilanca ve Peştunca şarkılar da söyleyen Nemco, günümüz İran edebiyatında güçlü bir şair olarak da tanınmakta. Müzisyenin albüm çalışmaları şunlardır: Toranj, Damavand, Jabr e Geographia, Sonati ha ve Gis.
Temmuz 2009 tarihinde ülkesinde beş yıl hapse mahküm oldu.ve İran'ı terketmek zorunda kaldı.

SORAYA' YI TAŞLAMAK (The Stoning of Soraya M.) - İZLE

Yönetmen: Cyrus Nowrasteh
Oyuncular: Jim Caviezel, Shohreh Aghdashloo, Mozhan Marno, Navid Negahban
Senaryo : Cyrus Nowrasteh, Betsy Nowrasteh
Müzik : Stephen McEveety
Görüntü : John Debney, Joel Ransom
Süre : 114 dk
Konu : Şeriat kurallarına göre zina yapan kadınların taşlanarak öldürülmesini (recm) konu alan ve gerçek hayat hikayesinden yola çıkılarak hazırlanan film. 2008’de yaşamını yitiren İranlı yazar Freidoune Sahebjam’ın gerçek olaylara dayanarak yazdığı “The Stoning of Soraya” adlı kitabından uyarlanan filmin konusu şöyle: 13 yaşındaki Soraya, küçük suçlardan sabıkalı 20 yaşındaki Ghorban Ali ile evlendirilir. 23 yıl süren evliliğinde yedi çocuğu olur. Kocasının dayaklarından dolayı iki bebeği de ölü doğar.
Ghorban Ali, Soraya’dan boşanmak ister ve nafaka vermemek için onu sadakatsizlikle suçlar. Şeriat kanunlarının hüküm sürdüğü ülkede, Soraya recm cezasına çarptırılır. 1986’da da taşlanarak öldürülür. Ertesi gün bir akrabası, gazeteci olduğunu anladığı Freidoune’un karşısına çıkar ve olayları anlatır.
Freidoune arabası bozulduğu için durduğu küçük bir köyde Zahra ile tanışır. Daha doğrusu, gazeteci olduğunu anlayan Zahra, onunla konuşabilmek için ısrarla peşine takılır. Yeğeni Soraya bir gün önce aynı köyde yaşadığı insanlar tarafından vahşice katledilmiştir. Ölmeden önce yeğenine söz veren Zahra, bunun köyün sırlarının arasına gömülmemesi için elinden geleni yapmaya kararlıdır. Tek umudu da bu gazetecinin elindedir, dinlemeli ve bu küçücük köyün büyük günahını tüm dünyaya anlatmalıdır.

SİMAVNE KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTİN DESTANI

    Darülfünün İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı İslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas, tarihi kelâm müderrisinin bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki:
        «O zamanlarda İyonyen körfezi medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum - Karaburun tesmiye edilen dağlık bir memlekette âdi bir Türk köylüsü meydana çıktı. Stilaryum Sakız adası karşısında kâindir. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, mevaşi ve arâzi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor idi.»
TUNCEL KURTİZ -ŞEYH BEDRETTİN DESTANI DİNLE
        Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar vuzuhla anlatan Cenevizlilerin sırkâtibi, siyah kadife elbisesi, sivri sakalı, sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Simavne Kadısı oğlu Bedreddinin en büyük müridine, Börklüce Mustafaya «âdi» demesi, her iki manasında da, beni güldürdü. Sonra birdenbire risalenin müellifi Mehemmed Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Risalesinde Bedreddinin gayesinden bahsederken, «Erzak, mevâşi ve arâzi gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcûda kail olan şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği muhakkaktır,» diyen bu tarihi kelâm müderrisini asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ sahibi buldum. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma: «Burjuva için karısı alelâde bir istihsal âletidir. Burjuvazi, istihsal âletlerinin içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor.»

Gelir Utancıyla Yüzleşememek - Mustafa Sönmez

Yıllardır bölüşüm ile yazdıklarımı izleyenler bilirler; TÜİK’in , özellikle 2002’den bu yana yıllık olarak tekrarladığı “Gelir dağılımı araştırmaları”na, yine bu ankete bağlı olarak üretilen tüketim harcamaları, yoksulluk araştırmalarına ihtiyatla yaklaşılmasını öneririm. Rezerv koymamın nedeni, TÜİK’in izlediği metodoloji ile ilgilidir. TÜİK, araştırmasının “metaveri” kısmında izlenen yöntemle ilgili şöyle yazar: “ Hanehalkı Gelir Dağılımı’na ilişkin verilerin dayanağını hanehalklarının beyanları oluşturmaktadır.”

Peki yüz yüze görüşmede, hanelerin beyanlarına ne kadar güveneceğiz ? Örneğin, piramidin en tepesinde olan ve 2009 gelir pastasının yüzde 30,4’üne el koyduğu söylenen “krema”, yıllık gelirinin yaklaşık 65 bin TL olduğunu belirtmiş. Bu, “krema”nın hanesine –dikkat edin haneye diyorum, tek kişinin geliri demiyorum- aylık giren gelirin 5 bin 500 TL olduğu anlamına gelir. Şimdi buna inanacak mıyız? O zaman, kıdemli bir kamu görevlisi, bir doktor, bir mühendis, avukat, TÜİK haberlerini sayfasına koyan gazetenin editörü, bu araştırmayı sorgulamadan ahkam kesen köşe yazarının ailesi, bu toplumun “yüzde 10’luk kreması mıdır?
***
Devam edelim. TÜİK araştırması, ortalama aile gelirini, yıllık 21 bin TL olarak açıklıyor. 18,3 milyon hane olduğuna göre , paylaşılan pasta 390 milyar TL dolayında. İyi de, dönüp 2009’un GSYİH’na, yani milli gelirine bakalım ne kadar? 952 milyar TL. Diyelim ki, bunun yüzde 80’i, yani 761 milyar TL’si “kullanılabilir gelir” olarak hanelere girdi. Peki 761 milyar TL nere, TÜİK’in gelir dağılımında bölüşüldü, dediği 390 milyar TL nere? Arada tam 370 milyar TL fark var. Yani TÜİK anketörlerinin yüz yüze görüşüp ailelerin beyan ettiklerinin üstünde 371 milyar TL var. Bu kadar beyan edilmemiş geliri yok sayarak, beyan edilenin gruplar arasında dağılımının “Bilimsel araştırma” olarak topluma , dünyaya açıklanmasını nasıl makul karşılayabiliriz?

GIDA KRİZİ DÜNYAYI VURUYOR…/Abdullah AYSU*

İlk kez 1973 yılında başlayıp ve 1979 yılında sona eren Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması’nın (GATT) 7. turunda tarımın serbest piyasa içine alınması ciddi olarak tartışıldı. Tarımın serbest piyasa içine alınması, Türkiye’nin de katılımcısı olduğu bu toplantıya katılan tüm ülkelerin oy birliğiyle reddedildi. GATT’ın her turunda tarımın serbest piyasa içine alınması tartışılıyordu fakat insanların temel gıda maddelerine erişiminin sağlanması şirketlere terk edilemeyecek önemde görüldüğünden bu uygulama gerçekleşmiyordu. GATT’ın sekizinci ve son toplantısı olan Uruguay Turu’na gelindiğinde ise (1986-1992) tarım serbest piyasa içine alındı.
Tarımın serbest piyasa içine alınmasıyla bugünlerde tahtlar bir yana şahlar bir yana savrulmaya başladı. Ayaklanan ayaklanana! Ee, ne yaparsın, yeni çağımızın isyanları daha bulaşıcı. Açlığa mahkûm edilenler, yönetenlerin kabusu olacağı bir süreci alenen başlattılar.
Ayaklanmaların önemli nedeni gıda fiyatları
Gıda fiyatının artışında küresel iklim krizinin etkisi var. Gıdanın üretilme tarzı da küresel iklim değişikliğini %47-54 oranında etkiliyor. Küresel iklim krizi ile gıda üretim tarzının birbirini olumsuz etkilemesiyle gıda ve iklim krizi daha da büyüyor. Ancak en önemli neden küresel tarım ve gıda şirketleri.

Kanımın Son Damlasına Kadar (Yılmaz Güney) - İZLE

Yapım:  1970  ~ Türkiye Oyuncular: Yılmaz Güney ,  Sevda Ferdağ ,  Nihat Ziyalan ,  Ece Cansel ,  Tarık Şimşek
Yönetmen: Yavuz Figenli
Senaryo: Yavuz Figenli
Yapımcı: İrfan Atasoy
Görüntü Yönetmeni: Ali Yaver
Gösterim Tarihi: 01 Haziran 1973 (Türkiye) 
Konu: Çevre köyler arasında güzelliği dillere destan olan Sevda, babası tarafından başlıkparası için ağa ile evlenmeye zorlanır. Genç kızın hayalleri yıkılmıştır. Yüreği isyanla dolu olarak dağa çıkar. Dağlarda; cezaevinden firar etmiş, ellerinden henüz kelepçesini çıkaramamış genç bir adama rastlar. Yürekleri isyanla dolu iki genç arasında, dağların ıssızlığında büyük bir aşk başlar.

Kıbrıs "Toplumsal Varoluş" için sokakta - FOTO GALERİ

Türkiye’nin dayatmacı politikalarına karşı 2011 yılını “Toplumsal Varoluş İçin Mücadele Yılı” olarak ilan eden Kıbrıs muhalefeti bugün (2 Mart) 2. Toplumsal Varoluş Mitingi için Kıbrıs sokaklarına çıktı. İlki 28 Ocak’ta gerçekleştirilen mitingde Ankara’nın dayatmacı politikalarına karşı pankartlarla yürüyen Kıbrıslılar, hem Türkiye’den hem de Kıbrıs’tan gerici faşist saldırılara maruz kalmıştı.

Baraka Kültür Merkezi’nin açtığı “Ankara elini yakamızdan çek” pankartı ile Yasemin Hareketi’nin açtığı pankart uzun süre gündemde kalmış, Tayyip Erdoğan’da Kıbrıslıların başkaldırısına “Beslemeler” diyerek saldırmıştı.

Baraka Kültür Merkezi, Kıbrıslı Türk Öğretmenler Sendikası (KTÖS), Yeni Kıbrıs Partisi (YKP), Kıbrıs Sosyalist Partisi (KSP), Barikat Gazetesi, Yasemin Hareketi, Afrika Gazetesi, Bağımsız Öğrenci İnisiyatifi gibi Kıbrıs muhalefetinin önemli kurumlarının katıldığı bugünkü mitinge katılım 28 Ocak’taki ilk mitingden daha fazla oldu. 

Bolivya halkı genel grevde

Bolivya´da son olarak gıda fiyatlarının yüksek oranda artmasına tepki gösteren halk bugün (1 Mart) genel greve gitti. Genel grev ve eylemlerle Evo Morales yönetiminin uygulamalarına karşı alanlarla çıkan Bolivyalılar, La Paz, Cochabamba, Santa Cruz ve Oruro başta olmak üzere ülkenin bütün kentlerinde yaşam durdurdu.

Hükümetten ücret artışı ve besin maddelerinin azalmasına ve fiyatlarının artmasına karşı önlemler almasını talep eden Bolivya halkı uzun kollar halinde Cochabamba sokaklarında yürüdü; binlerce işçi, öğretmen, sağlık emekçisi, kamu emekçileri La Paz şehir merkezini işgal etti.
Morales´e tepki artıyor
2009 yılında yüzde 62 oy alarak yeniden seçilmesinden bu yana günden güne Bolivya halkının güvenini kaybeden Evo Morales emekçilerin tepkisi karşısında yine geri adım atmak zorunda kaldı ve halkın talepleri doğrultusunda yapılan zamlarda bir miktar indirime gitti ancak bu hamle taleplerin tümünü karşılamaktan uzak kaldı.

MADEN (1978) - İZLE

Yönetmen : Yavuz Özkan
Senaryo Yazarı : Yavuz Özkan
Müzik : Zülfü Livaneli
Görüntü Yönetmeni: İzzet Akay
Oyuncu : Cüneyt Arkın (İlyas), Tarık Akan (Nurettin), Hale Soygazi, Meral Orhonsay, Halil Ergün, Baki Tamer, Nurhan Nur, Ahmet Turgutlu, İhsan Yüce.
Süre(dak.) : 90
Konu : Her an ölüm tehlikesiyle karşılaşan maden işçilerinin çalıştıkları ocaklarda gereken önlemler alınmaz. Ve uyarı amacıyla imza toplanırsa da dayanışma sağlanamaz. Davasında yalnız kalan İlyas (Cüneyt Arkın) direnmesini sürdürünce sendika ağaları tarafindan kurşunlatılır. Bir süre sonra da tlyas'ın göçük altında kalııp ölmesi sonucu ilk kez işçiler bir araya gelir. Ve film "işçiler birleşin” sloganıyla biter. (Agah Özgüç'ün 100 Filmde Türk Sineması kitabından uyarlanmıştır.)

Karda Kaybolan Kent | İtalo Calvino

O sabah, Marcovaldo'yu sessizlik uyandırdı. Havada tuhaf bir şey olduğu duygusuyla yataktan kalktı. Saatin kaç olduğunu anlayamıyordu, panjurların çubukları arasındaki ışık, günün, gecenin bütün saatlerindeki ışıktan başkaydı. Pencereyi açtı, kent yok olmuştu, yerini beyaz bir kağıt almıştı. Bakışını yoğunlaştırınca, beyazın ortasında neredeyse silinmiş kimi çizgiler seçti, çevredeki pencereler, damlar, sokak lambaları gibi olağan görünüşün çizgilerinin karşılıklarıydı, ama gece üzerlerine yağan karın altında kaybolmuşlardı.
"Kar!" diye bağırdı Marcovaldo karısına, daha doğrusu bağırmak istedi, ama sesi yavaş çıktı. Tıpkı çizgilerin, renklerin, perspektiflerin üzerine olduğu gibi gürültülerin, daha doğrusu gürültü yapma olanağının üzerine de kar yağmıştı; pamuk döşeli bir ortamda, sesler titreşemiyorlardı.
İşine yaya gitti; kar nedeniyle tramvay çalışmıyordu. Sokakta geçecek yol açarken, daha önce hiç duyumsamadığı gibi özgür buluyordu kendini. Kent sokaklarında kaldırımla taşıt yolu arasındaki yükseklik farkı yok olmuştu, taşıtlar yoldan geçemiyorlardı; Marcovaldo her adımda bacaklarının yarısına kadar kara batsada, çoraplarının içine kar suyu sızsada, yolun ortasından yürümek, çimenlere basmak, trafik çizgilerinin dışından karşıya geçmek, zikzak yaparak gitmek özgürlüğüne kavuşmuştu. Sokaklar, caddeler, dağların kayaları arasındaki bitmek bilmeyen ıssız boğazlar gibi uzanıyorlardı.

KENT VE İKTİDARLARIN MEYDAN KORKUSU

Neredeyse tüm kentlerimizde meydan sorunları yaşıyoruz; ya kentin meydanı hiç olmadığından, ya kent meydanı sorunlu olduğundan ya da bizim meydanı düzenleme ve kullanma biçimimiz sorun yarattığından… O nedenledir ki Türk Dil Kurumu’nun “yarışma, eğlence veya karşılaşma yeri” diye tanımladığı meydanlar, her toplumsal olayda bir şiddet mekânına dönüşüveriyor, iktidarda da bir bayram paniğidir ki hiç bitmek bilmiyor.
Jemaa el Fna marakes- FAS
Gerek iktidar gerekse toplum olarak meydanlarla ilişkilerimiz tarihsel olarak sorunlu gelişmiş. Meydan’ın sözlük anlamları “alan, saha, bulunulan yer, çevresi, ortalık” gibi anlamların yanı sıra “fırsat, imkân ve vakit” manalarını da taşıyor. O nedenle bir durumun ortaya çıkışını “meydana çıkmak”, bir şeyi önlemeyi “meydan vermemek”, aşırı davranışları “meydanı boş bulmak”, kafa tutmayı da “meydan okumak” gibi kavramlarla anlatıyoruz. Meydana gelmişse olmuştur olaylar, olmuşsa meydana gelmiştir, meydansız olmaz…
tahrir- MISIR
Sözcüğün bu denli zengin atıfları olmasına şaşırmamalı, insanların bir arada var olma çabalarının tarihi ise kentin tarihi; aynı zamanda meydandır da kent. Kent, ortalıkta olan, ortak olan, imkân veren, vakit geçirilen, eğlenilen, yarışılan, karşılaşılan yer olduğu için meydandır.  Kentte özel alanlar ve mahremiyet nasıl yadsınamıyorsa, salt bir özel alanlar toplamı olarak da düşünülemez, yaşayamaz kent. Ve giderek ortak alanlar, kamusal kullanımlar arttıkça meydanlaşır kent, daha çok karşılaşma, eğlenme, yarışma, paylaşma imkânları sunar. Ama iktidar açısından kent gibi meydanın da varoluş nedeni öncelikle güvenlik ve gösteriştir.  İktidara başkaldırmanın ilk işareti de, kalabalığın meydanda toplanmasıdır her zaman ve o nedenle de iktidar gözünü bir an bile ayırmaz meydandan.

Milli Görüş neden doğdu?

Necmettin Erbakan’ın kurduğu ve yaşamının son gününe dek liderliğini üstlendiği Milli Görüş hareketi, basit bir dini muhafazakârlık hareketi değildi. Tek özelliği Türkiye’nin ilk 50 yılında yapılan reformlara, toplumsal değişimlere karşı çıkmak olan ve her şeyin eskisi gibi olmasını savunan reaksiyoner (gerici) bir akım, hiç değildi. Elbette ki belli bir kitleselliğe ulaştıktan sonra has dinsel gericileri içermemesi mümkün değildi, bunları içerdi ve bu insanların bazıları milletvekili bile oldu. Ama daha fazlasıydı Milli Görüş, bu yüzden 1970’de de vardı, 2010’da da.Milli Görüş’ü, Türkiye’de 1923 sonrası yapılan şeylerin büyük bir kısmını geriye sarmayı amaçlayan, geriye gidiş özlemcisi bir hareket olarak görenler, aslında bu harekete içkin olan toplumsal talepleri hiçbir zaman okuyamadılar. Hangi sınıfların neden desteklediğini kavrayamadılar.
Milli Görüş “bir tür” modernleşme projesiydi. Erbakan’ın 1970’lerdeki ağır sanayi atılımı vizyonu, 1990’lardaki İslam ülkeleri arasında merkezinde Türkiye’nin yer aldığı bir ortak pazar kurma hedefi; bunlar hep Türkiye’de kapitalizmin 1947’den beri izlediği gelişim rotasını revize etmeyi, ona farklı bir mecra açmayı amaçlayan alternatif kalkınma planlarıydı.