Tarımda Neoliberal Dönüşüm ve Küçük Köylülüğün Tasfiyesi - James Petras

James PetrasKöylü hareketleri ve ekolojik hareketler ile ilgili konuşmama günümüzdeki uluslararası duruma odaklanarak başlamak istiyorum. Bugünkü uluslararası durumun; köylü sosyal hareketleri ve köy yaşamındaki gelişmeler üzerinde belirleyici olan iki temel etkeni var.

Uluslararası durumun birinci etkeni; uluslararası pazarlardaki yüksek metal ve tarımsal ürün fiyatları. Bu yüksek fiyatlar tarımsal-ticaretin gelişmesini teşvik etti. Yüksek tarımsal ürün fiyatları ve tarıma büyük ölçekli sermaye girişi sonucunda çok belirgin olarak toprak fiyatları yükseldi. Aynı zamanda tarım ilacı, kimyasal gübre ve genetiği değiştirilmiş tohum gibi kimyasal girdilerin de fiyatları arttı. Bu etkenler, yüksek tarımsal ürün fiyatları, değerlenen toprak ve büyük ölçekli tarımsal ticaretin gelişmesi sonucu, çiftçi ve küçük üreticilerin büyük çapta tasfiyelerine neden oldu. Aynı zamanda köylünün toprak sahibine ödediği kira arttı. Böylece uluslararası fiyatların artışı büyük toprak sahiplerinin yararına olurken, tarımsal işçiler ile kiracı köylüler için yıkım oldu. İlk defa Wall Street, Londra Borsası ve diğer büyük borsalar büyük ölçekli toprak mülkiyeti için yatırım yapıyorlar. Özellikle Brezilya ve Arjantin’de. Yalnız tarımsal ticaret değil, aynı zamanda pek çok yüksek riskli yatırım fonuyla da tarıma yatırım yapılıyor.
Peki fiyatlar niçin yükseldi? Yabancı sermayenin büyük ölçekli yatırımla büyük miktarda toprak alması işlemini teşvik etmek için. Doğrudan doğruya iki etken, biri Çin’de, diğeri Hindistan’da yükselen talep. Bu iki ülkenin sanayileşmesi ve insani tüketiminin artması uluslararası stoklar üzerine baskı yaratıyor. Giderek artan bir öneme sahip ikinci etken; benzin, petrol ve enerjideki fiyat artışıdır. Petroldeki yüksek fiyat artışı yanı sıra ethanol üretiminde büyük ölçekli bir artış var. Ethanol, tahıla büyük ölçekli yatırım demek. Ama gıda tüketimindeki tahıllara değil, ethanol için gereken tahıllara. Bugün tarımdaki

2010' da Asya'da Hak Mücadeleri - Ulaş Başar Gezgin

2010’da, Asya halklarının hak mücadeleleri açısından, diğer yıllarda da görüldüğü gibi, ülkeler düzeyinde ve her bir ülke içinde inişler çıkışlar görüldü. Asya’nın en hareketli ülkelerindeki mücadeleler, anlatmaya değer.

Tayland

Dünya gündemini 2010’da en çok meşgul eden ülkelerden biri, Tayland’dı. Hani şu insanlarının edilgen, güleryüzlü, suya sabuna dokunmayan nitelikte olduğu söylenen ülke. Hani şu ‘yaprak bile kıpırdamaz’ dedirten ülke. Kısa adıyla ‘kırmızı gömlekliler’, uzun adıyla ‘Diktatörlüğe karşı Demokrasi için Birleşik Cephe’ olarak bilinen hareket, daha önceki yıllarda, Kral’ın, onun destekçisi olan para babalarına ve onların tezgahladığı askeri darbeye karşı, bir başka para babasını (Taksin Şinavatra) desteklemek gibi bir yanlışın içindeydi. Geniş kitleler, düzenin adaletsizliklerini görüyor; ancak, bu adaletsizliklere karşı, yanlış olarak ‘yoksul dostu’ saydıkları bir başka adaletsizlik anıtına arka çıkıyordu. İlerleyen günlerde, bu yanlış bilinç, ne istediğini bilen, “al birini vur ötekine” bakışını içselleştirmiş bir bilince evrildi. Kırmızı gömlekliler, şu an başta olan Tay hükümetinin darbeyle geldiğine ve darbeciler tarafından desteklendiğine dikkat çekerek, meclisin ve hükümetin dağıtılıp adil seçimlere gidilmesini savunuyor. Hükümet, pes edeceğe benzemiyor; ancak, kırmızı gömleklilerin, çok güçlü ve çeşitlilik gösteren eylemleriyle, hükümeti dize getirme noktasına neredeyse vardığı anlar oldu.

14 Mart 2010’da, Bangkok, Tayland tarihinin en büyük gösterilerine tanık oldu. Özellikle Kuzey ve Kuzeydoğu Tayland’dan gelen onbinlerce gösterici, sokakları, giydikleri kırmızı giysilerle renklendirdiler. Hükümetin ve ordunun denetiminde olan basın, kendilerinden hep bekleneceği gibi, gösterici sayısını düşük gösterdi. Gösteri örgütçüleri, gösteriye katılanlar arasında gönüllü olanlardan kan toplayıp hükümet konağı ve diğer çeşitli resmi kurumlar

DENGE OLUŞTURALIM DERKEN -Dünya Tarihinde İlginç Olaylar

Tirana Ölüm, Yaşasın Yeni İmparator
İÖ 10, Roma
Jul Sezar'ın yönetimi altındaki Roma savaş ganimetleriyle güçlenmiş ve zenginleşmiş bir imparatorluğun merkeziydi, yüzyıllarca önce Roma'nın soylu ailelerinin yaşadıkları ve hatta üzerinde tarım yaptıkları toprakları, şimdi zengin Romalı senatörler köle çalıştırarak işletiyorlardı. İmparatorluğun özgür vatandaşları yoksullaşıyordu. Ne çiftlikleri onların verimli topraklarıyla, ne de güçleri köle fabrikalarının üretimiyle boy ölçüşebilecek durumdaydı.

Roma şehrinde yaşayanların sayısı birkaç bin kişiden iki milyonun üstüne çıkmıştı. Bu kadar insanı beslemek şimdiden hazineye ve tüccar denizcilere zor geliyordu. Şehir halkını beslemek için gereken tahıl, Mısır'ı ve bugün Balkanlar diye bilinen Romalıların Panoria adını verdikleri bölgeyi fethetmelerinin önemli bir nedeniydi. Her iki bölgede de tahıl bol miktarda vardı. Nüfusu artan, aç Roma kendisini yönetenlerden çok şey bekliyordu.

Bütün hükümetlerde olduğu gibi bürokrasi kendi kendine varolmaya başlamıştı. Rüşvet yeme toplumun her kesiminde almış başını gidiyordu. Genellikle rüşvet, alınmamasını kontrol etmekle görevli zengin senatör aileleri tarafından destekleniyor ve korunuyordu. Lejyonlar az sayıda İtalyan, daha çok da yeni fethedilmiş ülkelerin vatandaşlarının egemenliğindeydi.

Türlerin Eşitliği, Darwin Sonrası Ahlakının Mantıksal Sonucudur

Türcülük terimi 35 sene kadar önce Oxford’da bir hamamda uzanmış yatarken geldi aklıma. Irkçılık ya da cinsiyet ayrımcılığı gibi bir şeydi- ahlaken alakası olmayan fiziksek farklılıklara dayalı bir önyargıydı. Darwin’den bu yana  insanların evrim aracılığıyla diğer bütün hayvanlarla akraba olduğunu biliyoruz; o halde diğer bütün türlerin topyekûn baskı altına alınmasını nasıl meşrulaştırabiliriz? Bütün hayvan türleri acı ve ızdırap yaşayabiliyorlar. Hayvanlar bizim gibi çığlık atıp bizim gibi acıdan kıvranıyorlar; sinir sistemleri bizimkine benziyor, sinir sistemleri bizim acı çekmemizi sağlayan aynı biyokimyasalları içeriyor.

Diğer insanların acısına ve ızdırabına gösterdiğimiz ilgiyi bütün acı çekebilen canlıları kapsayacak şekilde genişletmeliyiz, bunu yaparken onun cinsiyetini, sınıfını, dinini , ulusunu ve türünü de gözönüne almamalıyız. Gerçekten eğer uzaylıların da acı hissedebildiği ortaya çıkarsa ya da acı hissedebilen makineler üretebileceğimiz bir gün gelirse, o zaman ahlaki çemberimizi onları da kapsayacak şekilde genişletmemiz gerekir. Acı çekebilmek diğer canlılara haklarını teslim etmek ya da aslında diğer canlılara ilgi göstermemizdeki tek iknâ edici temeldir.
“İçkin değer” gibi başka nitelikler de önerildi. Ama değer potansiyel bilinç veya bilinç yoksunluğu söz konusuyken böyle bir şey var olamaz. Bu yüzden

El-Hamalawy: Cunta için orta sınıf, sürekli devrim için emekçiler

Mısır’ın önde gelen sosyalistlerinden olan Hossam el-Hamalawy, Mısır’da yönetimin askeri yüksek konseye devredilmesinin ardından, mevcut durumun çok da olumlu olmadığına dair bir metin kaleme aldı. el-Hamalawy’ye göre ordu bugüne kadar Mübarek rejimini ayakta tuttu ve cuntanını halkın taleplerini karşılaması mümkün değil:

Dünden beri, aslında daha öncesinden beri orta sınıf Mısırlıları protestoları durdurmaya ve işlerine dönmeye çağırıyor, bunu vatanseverlik adına yapıyor, “Mısır’ı yeniden inşa edelim”, “eskisinden daha çok çalışalım” vb. biçimdeki en gülünç ninnileri söylüyor. Eğer hâlâ bilmiyorsanız, aslında zaten yeryüzünün en çok çalışan insanları arasındadır.
Bu eylemciler, bizim demokrasiye geçiş konusunda Mübarek’in generallerine güvenmemizi istiyorlar –son 30 yıldaki Mübarek diktatörlüğünün bel kemiğini oluşturan aynı cunta. Ve ben ABD’den yılda 1.3 milyar dolar yardım alan Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nin sonuçta bir “sivil” hükümete geçişin mühendisi olacağına inanırken, bunun ordunun imtiyazlarına asla dokunmayacak bir sistemin devamlılığını garanti edecek, orduyu politikalar hakkında son sözü söyleyecek kurum olarak tutacak (Türkiye örneğinde olduğu gibi), bu İsrail apartheid devleti ile istenmeyen bir barış, ABD donanmasına Süveyş’ten güvenli geçiş, Gazze kuşatmasının

Tanrıkent (Cidade de Deus) - İZLE

Tanrı Kent  Brezilya - Fransa ortak yapımı dramatik suç filmidir. Portekizce özgün adı Cidade de Deus olan film İngilizce konuşulan ülkelerde de Türkiye'de olduğu gibi özgün adının tam çevirisi olan City of God adıyla gösterilmiştir. Türkiye'de basılan videolarında Tanrı ve Kent kelimeleri ayrı yazılmıştır. Film 13 Nisan 2003'te 22. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde de gösterildi.

Yönetmenliğini Fernando Meirelles ve Kátia Lund'un birlikte yaptıkları filmin senaryosunu Paulo Lins'in 1997 tarihli aynı adlı romanından Bráulio Mantovani uyarlayıp yazmıştır. Romanın yazarı da uzun yıllar konunun geçtiği gettoda yaşamıştı ve roman gerçek olaylara dayanıyordu.

"Cidade de Deus", kent içindeki çirkin ve suç odağı gecekonduları sistematik bir şekilde kent dışına taşıma projesinin bir parçası olarak 1960'larda kente uzak bölgelerde Brezilya hükümeti eliyle kurulmuş gecekondu önleme yerleşkelerinden birinin, belki de en ünlüsünün

Tunus ve Mısır'da yükselen karşıdevrimler -Mahdi Darius Nazemroaya

“Süleyman kısa açıklamasında şöyle dedi: ‘Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek Mısır cumhurbaşkanlığı görevini bırakmaya karar verdi ve ülkenin yönetimi konusunda silahlı kuvvetler yüksek konseyini görevlendirdi. Allah herkesin yardımcısı olsun.’

Süleyman konuşmasını bitirmeden önce Kahire sokaklarında alkışlar duyulabiliyordu. Ordunun demokratik seçimleri garanti altına alan daha önceki taahhütlerinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmese de, kitleler Mübarek’in 30 yıllık otoriter yönetiminin bitmesini sevinçle karşıladı.

‘Mısır özgürdür! Mısır özgürdür!’ diye bağırıyorlardı Tahrir Meydanı’nda. ‘Rejim çöktü.’
”

Washington Post gazetesi (11 Şubat 2011)
Küstah bir firavun çökmüş durumda. Mısırlılar ülkelerinin özgür olduğu nidalarını atabilirler, ancak mücadele bitmemiştir. Mısır Birleşik Arap Cumhuriyeti henüz özgür değildir. Eski rejim ve aygıtları halen yerli yerinde durmakta ve toz duman olan ortalığın yatışmasını

Diyeceksiniz ki korku bir bilim değildir - Korku Çağı - Albert Camus

XVII. yüzyıl, matematik çağı, XVIII. yüzyıl fizik çağı, XX. yüzyılımız korku çağıdır. Diyeceksiniz ki korku bir bilim değildir. Ama, bu korkuda bilimin payı var. Çünkü kuramsal alandaki son gelişmeleri onu kendi kendini yadsımaya götürdü; pratik alandaki gelişmeleri ise, bütün dünyayı yok edebilecek duruma geldi. Üstelik, korku bir bilim sayılmasa bile, onun bir teknik olduğu su götürmez.


Yaşadığımız dünyada en göze çarpan şey, çoğu insanların, her çeşit inanç sahipleri dışında, gelecekten yoksun olmalarıdır. Geleceğe el atmayan, gelişme, iyileşme umudu olmayan bir yaşamın ne değeri olabilir? Aşılmaz bir duvarın önünde yaşamak köpekçe yaşamaktır. Doğrusunu isterseniz, benim kuşağımdakiler ve bugün atölyelere ve fakültelere girenler köpekçe yaşamış ve yaşamaktadırlar.


İnsanların geleceğe kapalı yaşamaları ilk kez bugün olmuyor elbet. Ama, insanlar eskiden konuşarak bağrışarak bu duvarı aşarlardı. Kendilerine umut veren başka değerleri yardıma çağırırlardı. Bugün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yineleyenlerden başka),

La Fontaine'in Yazamadığı Masal - Aziz Nesin


Hayvanlar, kendi aralarında, en zeki hayvan yarışması düzenlemişlerdi. Her hayvan, kendini hayvanların en zekisi sandığından, bu yarışmayı kazanacağını sanıyordu. Ama hepsi de yarışmanın birinciliğine iki güçlü aday olduğunu bilmekteydi; bu adaylardan biri tilki, biri de sansardı.

Kurnazlıkta, zekada, bu ikisine üstün başka hiçbir hayvan yoktu. Bu yarışmayı ya biri, ya öbürü kazanacaktı.
En zeki hayvan yarışmasının yapılacağı gün yaklaştıkça, yarışma birinciliğine iki güçlü aday olan sansarla tilki arasında korkunç bir rekabet başlamıştı. Bu iki zeki hayvan birbirlerine düşman olmuşlardı. Sansar tilkinin, tilki de sansarın kazanmaması için, elinden geleni yapıyordu.
Sansar,
- Tek tilki kazanmasın da, zarar yok, ben de kazanmamaya razıyım... diyordu.
Tilki de,
- Tek sansar kazanmasın da, kim kazanırsa kazansın... diyordu.
Durum bu denli düşmanlığa varınca, sansarla tilki, en zeki hayvan yarışmasının birinciliği için başka bir aday aramaya başladılar. Öyle bir hayvan bulmalıydılar ki, zeka konusunda kendileriyle yarışa çıkamasın, onlara bir zararı olmasın, yani hayvanların en aptalı olsun. Araya araya buldular bu hayvanı: Öküz...
Bir sabah sansar, yemyeşil bir çayırlıkta otlamakta olan öküzün yanına gidip,
- Merhaba öküz kardeş, diye söze başladıktan sonra, öküzün
zekasını övmeye başladı.
Öküz büyük bir alçakgönüllülükle gülümseyerek,

Orhan Veli Yaşasaydı Ne Derdi? -KARBON PİYASASI

Bedava yasiyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yagmur camur bedava;
Otomobillerin disi,
Sinamalarin kapisi,
Camekanlar bedava;
Peynir ekmek degil ama
Aci su bedava;
Kelle fiyatina hurriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yasiyoruz, bedava.
                                                Orhan Veli
           Toprağımızı kentsel dönüşümle daha yaşanabilir kent için suyumuzu-derelerimizi HES'lerle enerji için şimdi de havamızı sera gazına karşı ''temiz hava'' için piyaşalaştırıyorlar.  Doğanın metalaştırılmasına karşı ve insanın emeğin yeniden üretimini  sağlamak için mücadele şimdi daha güçlü ve kararlı verilmelidir.
Kurak alanlarda su miktarının azalması, şimdiden su sıkıntısı çeken bir milyar insanın temiz suya ulaşmasının imkansızlaşması,suyun piyasalaşması, dünya üzerinde salgın hastalıkların artması, tarımsal verimliliğin düşmesi, türlerin yok olması, deniz seviyesine yakın yerlerde insanların yerlerinden olması ve daha insanlığı bekleyen birçok ciddi sıkıntı… Tüm dünya iklim değişikliğinin şimdiden baş gösteren korkunç etkilerini tartışırken bu tartışmalar arasından milyar dolarlık bir sektör yükseliyor: Karbon Ticareti. 

Close up Kurdistan ( Yakın Plan Kürdistan) - İZLE

Kürt yönetmen Yüksel Yavuz ‘Close Up Kürdistan – Yakın Plan Kürdistan, toplumsal sorunlar üzerine çekilmiş bir belgesel.
Yönetmen bu belgeselinde Hamburg’dan Maxmur kampına kadar karşısına çıkan herkesin fikrine yer veriyor. Belgesel, 25 yıllık savaşta Bölge’de tahribatı irdeliyor.
Sinemaya ‘Misafir İşçi Babam’ filmiyle kendi ailesinin öyküsünü beyazperdeye taşıyarak giriş yapan Yüksel Yavuz, bu belgeselinde Kürtlerin yaşadığı trajediyi işliyor. Kamerasıyla Bölge’yi boydan boya dolaşan Yavuz, Türkiye’deki yatılı bölge okullardaki eğitim sistemi, yükselen ırkçılığıyla Kürtlere karşı yürütülen kirli savaşı irdeliyor.
Belgeselde, İsmail Beşikçi, Orhan Miroğlu, Abdülkadir Aygan ve birçok kişinin penceresinden Kürt sorunu farklı yönlerden gözler önüne seriliyor.
Yüksel Yavuz, filmi yapmadaki amacının Kürt sorununu derli toplu dile getiren bir eserin olmayışına bağlıyor. Yönetmen Yüksel Yavuz’un kendi göç hikayesiyle Türkiye’deki güncel Kürt sorunu arasında bağlantı kurduğu bir belgesel yapım.
* Yönetmen: Yüksel Yavuz
* Produksiyon: Peter Stockhaus Filmproduktion /Peter Stockhaus, mîtosfilm / Mehmet Aktaş
* Redaktion: Dr. Sabine Rollberg
* Kamera: Emre Erkmen
* Ses: Bilge Bingül
* Muzik: Kardeş Türküler, Aynur Doğan
* Kurgu: Özgür Tan

Slavoj Zizek: “Tahrir Meydanı Mucizesi”

Mısır Açısıdan Bunun Anlamı: Tahrir Meydanı Mucizesi Tavize yer yok. Ya Mübarek sisteminin tümü çökecek, ya da isyana ihanet edilmiş olacak.
Mısır’daki gelişmelerin mucizevi doğasını farketmemek mümkün değil: çok az kişinin öngörebildiği, uzmanların görüşlerini boşa çıkaran bir şey oldu. Sanki ayaklanma sadece toplumsal nedenlerden kaynaklanmadı da, Platonik bir şekilde, ebedi özgürlük, adalet ve haysiyet fikri diye adlandırabileceğimiz gizemli bir
faktörün müdahelesiyle meydana geldi. Ayaklanma evrenseldi: dünyanın dört bir yanına dağılmış olan hepimiz derhal, Mısır toplumunun çeşitli yönlerinin kültürel analizine falan gerek duymadan, kendimizi bu ayaklanmayla özdeşleştirebildik, onun ne anlama geldiğini anlayabildik. İran’daki Humeyni devriminin tam tersine (orada solcular kendi mesajlarını, ağırlıkla İslami bir çerçevenin içine zorla sıkıştırmak durumunda kalmışlardı) burada çerçeve, evrensel laik özgürlük ve adalet talebiydi, öyle ki Müslüman Kardeşler, laik taleplerin dilini benimsemek zorunda kaldı. En olağanüstü an Kahire’nin Tahrir meydanında Müslümanlar ve Kıpti Hristiyanların birlikte “Hepimiz biriz” sloganlarıyla ibadet edişiydi- bu, dini ayrılık temelindeki şiddete verilmiş en güzel cevaptı.  Evrensel özgürlük ve demokrasinin değerleri adına çok kültürlülüğü eleştiren yeni muhafazarlar açısından zurnanın zırt dediği yer gelmiştir: evrensel özgürlük ve demokrasi istiyordunuz değil mi? Mısır halkının da talebi bu işte, niye bu kadar rahatsızsınız? Acaba Mısır’daki göstericiler, özgürlük ve onurla beraber, bir nefeste toplumsal ve ekonomik adaletten de söz ettikleri için mi?